İman-küfür meselesi
[Herkese Lazım olan İman kitabı 83.sahife] İnsan dahâ çocukken etrâfında gördüğü eşyânın nereden geldiğini ve nasıl oluşduğunu araşdırmağa başlar. Çocuk gelişdikçe, üzerinde yaşamakda olduğu bu dünyânın nasıl mu’azzam bir eser olduğunu anlıyarak hayretden hayrete düşer. Hele yüksek tahsîlini yaparak, her gün etrâfımızda görülen bütün bu eşyâ ve mahlûkların inceliklerini öğrenmeğe başlayınca, hayreti hayranlığa dönüşür. İnsanların, büyük bir sür’at ile fezâda tek başına dönmekde olan, içerisi ateş dolu, toparlak (iki kutbu biraz basık) bir küre üzerinde, sırf yer çekimi kuvveti ile kalabilerek yaşaması ne büyük bir mu’cizedir.
Hâlbuki dünyâ, kâinât içinde ufacık bir varlıkdır. Güneş ve etrâfında dönen seyyârelerden meydâna gelen, içinde dünyâmızın da bulunduğu güneş sistemi, kâinât (evren) içinde bulunan ve sayısı bilinmeyen pek çok sistemlerden biridir.
İnsan, kendi vücûdunun ne mu’azzam bir fabrika ve laboratuvar olduğunun farkında değildir. Hâlbuki, yalnız nefes alıp vermek bile mu’azzam bir kimyâ hâdisesidir. Havadan alınan oksijen, vücûdda gıdâ maddelerini yakdıkdan sonra, karbon dioksit hâlinde dışarı çıkarılır.
İnsanda bütün bu maddî mükemmeliyyet yanında, anlama, düşünme, ezberleme, hâtırlama, hükm ve karar verme, birbirini sevme gibi çok mu’azzam, ma’nevî kudretler de bulunmakdadır. Bu kudretlerin kıymetini ölçmek, insanlar için imkânsızdır. Demek ki, insanın bedeni yanında bir de (Rûh)u mevcûddur. Beden ölür, rûh ölmez.
İslâma karşı olanların kendilerine önder olarak gösterdikleri, İngiliz tabîbi Darwin bile (Gözün yapısındaki san’at inceliğini düşündükçe, hayretimden tepem atacak gibi oluyor) demişdir.
Böyle akıl almaz derecede mükemmel ve mu’azzam eserler karşısında hayrân olmamak kâbil midir? Bunlar Allahü teâlânın varlığını, azametini, yüceliğini, büyüklüğünü ve kudretini göstermeğe yetmez mi? O hâlde, ancak pek ufak bir parçasını gördüğümüz bu kâinâtın bir hâlıkı [yaratıcısı] ve anlamağa aklımızın ermediği pek mu’azzam bir kudret sâhibi vardır. Bu yaratıcının hiç değişmemesi ve sonsuz var olması lâzımdır. İşte, bu yaratıcı, (ALLAHÜ TEÂLÂ)dır. İslâmiyyetde ilk esâs, Allahü teâlânın varlığına ve sıfatlarına inanmakdır.
Bir menkıbe [Evliyalar Ansiklopedisi, Ahmed bin Harb hazretlerinin hayatı]
Bizanslılar devrinde, İstanbul'da bir doktor yaşıyordu. Hiçbir dîne inanmadığı gibi, Allahü teâlânın varlığını da inkâr ediyor ve; "Her şey kendi kendine var olmuştur." diyordu. Âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabûl etmiyordu. Mesleğinde mütehassıs olup, sorulan her soruya cevap veriyordu.
Hıristiyanlardan hiç kimse bu doktora cevap veremez hâle gelmişti. Yalnız; "Dünyânın bir yaratıcısı olduğuna delil getirip beni iknâ eden olursa, bu dâvamdan vaz geçerim." diyordu. Karşılaşıp münâzara ettiği herkesi mağlûb ediyor, cevapsız bırakıyordu. Kendisini dinleyen herkese dinsizliği aşılıyor, fikirlerini karıştırıyordu.
Bu doktor karşısında hıristiyanlar âciz kalmıştı. Durumu krallarına anlattılar. Buna ancak müslümanların cevap verebileceğini söylediler. Bizans kralı, Abbâsî halîfesi, Me'mûn'a bir elçi ile mektup gönderdi. Mektubunda; "Size gönderdiğimiz bu doktor dehridir (dinsizdir). Bir yaratıcı olmadığına inanmaktadır. Yanınızda münâzara edecek ve bunu iknâ edip, mağlub edecek bir âlim bulunursa çok iyi olur." yazmaktaydı. Abbâsî halîfesi müşavirlerini toplayıp, onlara danıştı. Oradaki ilim sahipleri dediler ki:
"Büyük âlim, evliyânın üstünlerinden olan Nişâburlu Ahmed bin Harb hazretleri dün gece buraya geldi. Hacca gidiyor. Bununla onun münâzara edebileceğini sanırım." dedi.
Halîfe, Ahmed bin Harb'ın yanına birini gönderip durumu ona bildirdi. O da buyurdu ki:
"Siz münâzara meclisini falan saatte, halîfenin sarayında hazırlayın ve onu lafa tutun! Ben biraz geç geleceğim. Geldiğim zaman bana, niçin geç kaldınız? dersiniz. Ben de cevap veririm."
Dediği gibi yaptılar. Ahmed bin Harb hazretleri gelip oturunca halîfe ona; "Niçin geç kaldınız?" diye sordu. O da; "Abdest için Dicle Nehri kenarına gittim. Tuhaf bir şey gördüm. Ona bakarak geciktim." dedi. Halîfe; "Ne gördünüz ki?" diye sorunca şöyle cevap verdi:
"Gördüm ki topraktan bir ağaç çıktı, büyüdü, kimse kesmeden yıkıldı. Kimse müdahale etmeden de tahta şeklini aldı. Bu tahtalar kendiliğinden birleşip marangozsuz, çivisiz sandal oldu. Bir kayıkçı olmadan da suyun üzerinde gitmeye başladı. Bunu seyre dalıp geç kaldım."
Bu saçmalıkları duyan inkârcı doktor dayanamadı:
"Bu saçma sapan konuşan ihtiyar mı bizimle münâzara etmeye geldi? Bu delidir. Bununla münâzara etmeye değmez."
Bunun üzerine Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi,
"Niçin saçma konuşayım ve deli olayım?"
Doktor kendinden emin bir şekilde konuştu: "Olmayacak şeyler söylüyorsunuz. Koskoca ağaç birdenbire büyür, kesilir ve tahta olur. Bu tahtalar marangozsuz birbirine bitişir ve sandal olur. Kayıkçı olmadan su üzerinde gider dediniz."
O zaman Ahmed bin Harb son sözünü söyledi:
"Ey doğruluktan uzak insan! Bir sandal için bu imkânsız olunca, yâni ustası, bir yapıcısı olmadan sandal olmaz, su üzerinde gidemez ise, bu güneş, ay ve yıldızlarla, ağaçlar ve çiçeklerle süslü ve intizamlı âlem, bir yapıcı olmadan, bu dünyâ bu sağlamlığı ile binlerce güzel yaratıklar, sanat erbâbını hayran bırakan eşsiz tabloları ile kendi kendine nasıl var olsunlar? Asıl, bir yapıcı, yaratıcı yoktur diye böyle hezeyan söyleyen, saçmalayan delidir."
İnkârcı doktor, bu cevap karşısında şaşıp kalmıştı. Bir an düşündü. Başını kaldırdı, insafla kendi kendine; "İnsan bilgisine güvenip böbürlenmemeli ve inkârcı olmamalıdır. Şimdi inanıyorum ki, Allahü teâlâ vardır." deyip müslüman olmak istedi. Ahmed bin Harb ona kelime-i şehâdet söyletip mânâsını öğretti. Böylece bir insanın inkârdan kurtulup sonsuz saâdete kavuşmasına vesile oldu.
[Tam İlmihal’de 99.sahife] Dünyaya milyarlarca insan gelmiş. Bir müddet yaşamışlar. Sonra, ölüp gitmişler. Bunların bazıları zengin imiş, bazıları fakir. Kimi güzel imiş, kimi çirkin. Kimi zâlim imiş, kimi mazlûm. O hâllerinin de hepsi geçti, unutuldu. Onların bir kısmı inanmış, müslüman idi. Geri kalanları, inanmamış kafirlerdi. Hepsi, yâ sonsuz yok kalacak. Yahut kıyamet kopup, tekrâr dirilip inanmayanlar sonsuz azap çekecek. Her iki halde de, inanmış olanlara hiç azap, hiç sıkıntı yok. Ammâ ikinci halde inanmayanlar sonsuz ve pek acı azap çekecekler. İnanmış olarak ölmüş olanlar, şimdi tâm rahat ve huzur içindeler. İmansız olanlar ise, sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali, korkusu içindeler. Ey insan! İyi düşün! Birkaç sene sonra, sen de, bunlardan biri olacaksın. Şimdi, geçmiş senelerin nasıl bir hayal oldu ise, o zaman, bütün ömrün, bütün hayatın, çalışmaların, didinmelerin hep hayal, bir rüya gibi olacak. O zaman, sen o iki kısmın hangisinden olmak istersin? Hiçbirinden olmak istemem diyemezsin. Buna imkân yok! Çâresiz, onların arasına gideceksin! Sonsuz ateşte yanmağı, ihtimal bile olsa, ister misin? Allahın var olduğunu, Cennete, Cehenneme inanmağı, akıl da, ilim de, fen de red edemiyor. Böyle şey olamaz diyemiyorlar. İnanmayanlar, inkâr etmelerine akıl ile, fen ile bir vesîka gösteremiyorlar. Halbuki inanmak lazım olduğunu gösteren vesîkalar sayılamıyacak kadar çoktur. Dünya kütüphaneleri bu vesîkaları bildiren kitaplarla doludur. Onlar nefslerine, zevklerine aldanarak inkâr ediyorlar. Zevklerinden başka birşey düşünmiyorlar. Halbuki, islamiyet zevkı yasak etmemiştir. Zevklenmenin zararlı olmasını yasaklamıştır. O halde, aklı olan kimse, zevklerini Allahü teâlânın gösterdiği yoldan temin eder. İslamın güzel ahlakı ile süslenir. Herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verir. İyilik yapamazsa, hiç olmazsa sabreder. Bölücü olmaz. Yapıcı olur. Böylece, kendisi de hem zevklerine, hem de rahata, huzura kavuşur. Hem de, ahiretin sonsuz azaplarından kurtulur. Görülüyor ki, bütün rahatlıkların, saadetlerin başı, iman etmekte, müslüman olmaktadır. [Yani, ahkam-ı islamiyyeye uymak lazımdır. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, faideli şeyleri yapmalarını emir etmiştir. Bu emirlere (Farz) denir. Zararlı şeyleri yasak etmiştir. Bunlara (Haram) denir. Farzların ve haramların hepsine (Ahkam-ı islamiyye) denir. Dinler, Allahü teâlânın kullarına rahmetidir, ihsanıdır. Ahkam-ı islamiyyeye uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmıyanın, açık kadınlara bakanın ve haram yiyenin, içenin, ahkam-ı islamiyyeye uymadığı anlaşılır. Bunun duaları kabul olmaz. İslamiyete inanan ve uyan, Allahü teâlânın ihsanına kavuşur, mes’ûd olur. İnanmayan, bu saadetten mahrum kalır.]
İman etmek de, çok kolaydır. İman etmek için, bir yere para vermek, mal vermek, zor bir iş yapmak, birisinden izin almak gibi, hiçbir şey yapmak lazım değildir. Hatta, imanlı olduğunu kimseye bildirmek, belli etmek bile lazım değildir. İman, altı şeyi öğrenip, bunlara kalbinden, gizlice inanmak demektir. İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslîm olur. Yani seve seve yapar. Böylece, müslüman olur. Kısacası, her mümin müslümandır. Her müslüman, mümindir.]
İman ne demektir? [dinimizislam.com]
İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İman varsa, her şey var demektir; iman yoksa hiç bir şey yoktur. İman hayattır, candır. Beden topraktan var oldu, tekrar toprak olacaktır. Bedene can veren imandır. Büyük zatlar, imansız bedeni seyyar kabre benzetmişlerdir.
İmam-ı Rabbani hazretleri 46.mektuplarında buyuruyor ki;
Allahü teâlânın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed aleyhisselamın, Onun resulü olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi meydandadır. Düşünmeğe, ispat etmeğe hiç lüzum yoktur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması lazımdır. Kalb hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması için, akıl ile düşünmek, incelemek lazım olur. Ancak bu suretle kalb (tasfiye) bulur, yani hastalıktan kurtulur. (Basiret) den yani kalb gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara seve seve inanılır. Mesela, safrası bozuk kimse, şekerin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak, ispat etmek lazım olur. Fakat, safra hastalıktan kurtulunca, ispat etmeğe lüzum kalmaz. Hastalıktan dolayı ispat etmek lazım olması, şekerin tatlılığına bir kusur vermez. Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir şeyin, iki olmasını icap ettirmez. O iki gördüğü halde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu ispat etmek çok zordur.
Görülüyor ki, bu açık, parlak islamiyete ve temiz, doğru yola inanmayan kimsenin kalbi, şekerin tadını anlıyamıyan safralı gibi, hastadır. Farisi mısra tercümesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne? [1.cilt 46.mektup]
[Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi] Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın; "Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla" emrine uyarak, Safa tepesine çıktı. Yüksek ve gür bir sesle; "Yâ sabâhâh! Buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var" diye seslendi. Bu davet üzerine, kabileler koşarak toplandılar. Hayret ve merak içinde beklemeye başladılar. Gelmeyenler adamlarını göndererek, 'niçin toplanıldığını öğrenmek istediler. Gelenlerden bir grup; "Ey Muhammed-ül-emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?" diye sormaya başladılar. O da, "Ey Kureyş kabileleri!" hitâbıyla konuşmaya başladı. Herkes büyük bir dikkatle dinliyordu. "Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp, zarar vermesinden korkarak; yâ sabâhâh (düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık! Sabah vakti gelip çattı. Hemen çarpışmaya hazırlanın) diye haykıran bir kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücum etmek üzeredir desem, bana inanır mısınız?" buyurdular. Onlar; "Evet inanırız. Çünkü, sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şeye şâhid olmadık. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!..." dediler.
Bunun üzerine bütün Kureyş kabilelerinin ismini; "Ey Hâşim oğulları! Ey Abd-i Menâf oğulları! Ey Abdülmuttalib oğulları! (şeklinde sayarak:) "Ben size geleceği muhakkak olan şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana, en yakın akrabalarımı âhıret azabı ile korkutmamı emretti. Sizi, La ilahe illallahü vahdehû la şerîkeleh (Allah birdir, O'ndan başka ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye davet ediyorum. Ben de O'nun kulu ve resulüyüm. Eğer buna îmân ederseniz, Cennet'e gideceksiniz. Siz, "La ilahe illallah" demedikçe, ben size ne dünyâda bir fayda, ne de âhırette bir nasîb sağlayabilirim? buyurdu.
[Tam İlmihal ikinci kısım 72.madde] İmanı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketden kurtarmaktadır. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketden korkmuyorum, bu felaketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mani oluyor?) Elbet vesîka gösteremiyecektir. Senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibadet zahmeti çekmek, zevkli tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samîmî olarak inanmak kafidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmam-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ” yetmişüçüncü mektupta buyuruyor ki, (Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icabıdır). Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan (ÎMÂN) nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?] (Tam İlmihal 2.kısım 85.mektup)
İman nimetinin büyüklüğü [dinimizislam.com]
Abdülhakim Arvasi hazretleri "kuddise sirruh" şöyle buyurmuş, Allahü teala bir kuluna iman verdi, ona vermedi ki. [Yani her şeyi verdi.] Allahü teala bir kuluna iman vermedi, nedir ki ona verdi?
İmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu, Cennete gitmek için iman sahibi, yani mümin olmanın şart olduğunu, iman olmadan yapılan faydalı işlerin ahirette kurtuluşa yaramayacağını anlatan günlük hayattan birkaç örnek verelim:
Türkistanlı bir Türk Türkiye’ye gelse; Türk vatandaşlığına kabul edilmediği sürece, profesör olsun, Edison gibi bilim adamı olsun, Türk vatandaşına tanınan haklardan faydalanamaz. Mesela oy kullanamaz, milletvekili olamaz. Çünkü T.C. vatandaşı değildir. Vatandaş olmayan, bu haklara sahip olamaz. Allahü teâlâ da Cennete girmek için, mümin olma şartını koymuştur.
Bir Türk resmi dairedeki bir memurun yanına gelip, ona günlerce yardım etse, ay sonunda o Türk’e bir kuruş para verilmez. Hâlbuki o dairedeki herhangi bir personel, çok az çalışsa, hatta izinli olsa da, ay sonunda maaşını alır; çünkü bu personelin o dairede kaydı vardır. Başka kimselerin o dairede kayıtları bulunmadığı için, çalışmaları nazarı itibara alınmaz. Mümin olan; suç ve günah işlese de, iman kaydı bulunduğu için Cennete gider. İman kaydı bulunmayan kâfir de, yararlı işler yapsa da Cehenneme gider.
Hacca veya bazı ülkelere giderken pasaport istenir, pasaportsuz olan o ülkeye sokulmaz. İman pasaportu [Müslüman] olmayan da, ister Nobel ödülü alsın, ister elektrik ampulünü bulsun, isterse dünyanın her yerine yol, çeşme, cami yaptırsın, onun hiçbir iyiliğine sevap verilmez ve Cennete giremez.
Cennetin sahibi Allahü teâlâdır. Cennete girmek için, faydalı iş yapmayı değil, önce Müslüman olma şartını koymuştur.
İnanmak, görmüş gibi, kabul etmek, tasdik etmek, beğenmek demektir. Bir insanın Müslüman olabilmesi için, iman sahibi olması, yani dinimizin emir ve yasaklarına inanması şarttır. Yalnız inanması da kâfi değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de şarttır. Bu da bir bilgi işidir. Yapıp yapmamak ayrı, bunları kabul etmek, beğenmek ve sevmek ayrı şeydir. Yapıp yapmamak günah ve sevapla ilgili, kabul etmek ve beğenmek imanla ilgilidir.
Allahü tealanın emir ve yasaklarını ilk beğenmeyen şeytandır. Şeytan da Allah’a inanıyor, o da Cennete Cehenneme inanıyor. Hatta imanın diğer şartlarına da inanıyor. Meleklere inanıyor, Peygamberlere inanıyor, gönderilen kitaplara inanıyor. Öldükten sonra dirilmeye inanıyor. Hesaba, kitaba inanıyor yani bunları biliyor. Demek ki Amentü’ye sadece inanmakla, bunları bilmekle iman olmuyor. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmakla birlikte, Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve hepsini beğenmek de şarttır. Adem aleyhisselama secde et emrini beğenmedi, dinlemedi ve kafir oldu) Birini bile beğenmeyen müslüman olamaz. Bir de, Hubb-i fillah, buğd-ı fillah ile gayba iman var. Yani Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek ve gayba inanmak gerekir. Tersi, yani Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost bilen ve gayba inanmayan kimse mümin olamaz.
Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma sordu: Benim için ne yapdın? dedi. Senin için nemâz kıldım, oruc tutdum, zekât verdim, ismini çok zikr eyledim, deyince, Allahü teâlâ, nemâz, sana burhandır. Kötü iş yapmakdan korur. Oruc, kalkandır. Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir, sana râhatlık verir. Zikr, mahşerde karanlıkdan kurtarır, ışık verir. Benim için ne yapdın? buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca, Yâ Mûsâ! Dostlarımı sevdin mi? Düşmanlarımdan kesildin mi? buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın en çok sevdiği ibâdetin, hubb-i fillah ve buğd-ı fillah olduğunu anladı.
Netice olarak;
Ebedi nimetlere kavuşmanın veya ebedi azaplara düşmenin sebebi, insanda bir hazinenin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Bu hazine imandır, Müslüman olmaktır. Bu hazineye malik olanın her şeyi var demektir. Bu hazineden mahrum kalanın da, hiçbir şeyi yok demektir. Mesela dünyanın en fakir insanı salih bir Müslüman olsun. Bu çok fakir Müslümana, (Dünyanın bütün servetini, her şeyin tapusunu sana vereceğiz, dünyanın lideri de, sen olacaksın, ama; imanını bırak) deseler. O, çok fakir Müslüman, bunu asla kabul etmez. Demek ki, iman sahibi, dünyadaki bütün servetin satın alamayacağı bir hazineye ve erişilemeyecek bir makama sahiptir.
Allahü teâlâya iman eden kimse, o haliyle de ölürse, ebedi Cennetliktir. Başka hiçbir şeyi olmasa da, ne önemi var? İmandan mahrum olanın akıbeti ise, ebedi Cehennemdir. Bütün dünya onun olsa da, neye faydası olur?
Kaynak: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, Mektubat-ı şerif, Herkese Lazım olan İman, Evliyalar Ansiklopedisi, Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, dinimizislam.com sitesi.