Hoşgeldiniz

Heves, Heyecan, Hareket, Himmet

Öldürücü Zehir: Haramlar, Günahlar

Geri

Öldürücü zehir: Haramlar, günahlar

 

İslam âlimleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâ insanda üç şey yaratdı: Akıl, kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle ve dînimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve nefs dimağımızda, kalb göğsümüzün sol tarafındaki yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde, miknâtisin endüksiyon bobininde bulunması gibidir.

Nefs, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi, fena, faideli, zararlı olduklarını düşünmez. Arzuları, islamiyetin emirlerine uygun olmaz. İslamiyetin yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yaptırmak ister. Fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır.

Nefsin ve aklın bütün istekleri bedenin ihtiyaçları içindir. Ancak dünyadaki her şey insan için yaratıldığından bu isteklerin, ihtiyaçların ardı arkası gelmez. Akıl ve nefs, bu isteklerini kalbe bildirirler. Kalb de bunlardan gelene göre hareket eder.

Bu akıl, İslamiyet’e kavuşunca, kıymetlenir. Yine istekleri beden içindir ama bu sefer âhireti, ebedî hayatı görür, bu bedenin orada da saadete kavuşması için çırpınır. Nefsin her isteğine boyun eğmez. Sınırlama getirir. Şunları ancak şu kadar yapabilirsin der, yani bu talimatı kalbe gönderir. Nefsimiz ise kâfir olduğu için, isteklerine devam eder. Kalb yine akıl ve nefisten gelenlere göre hareket eder. Ancak kalbin doğru, sıhhatli karar verebilmesi için sağlam olması, hasta olmaması lazım. Kalbin hasta olmaması için, mezhep imamlarımızın, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda olmak, onların kitaplarını okumak ve okuyan sâlihlerle beraber olmak şarttır.

Dinimizde ruhbanlık yoktur. Nefsi öldürmek, bütün isteklerini reddetmek diye bir şey yoktur. İslamiyet nefsi öldürmeyi değil, kontrol altına almayı istemektedir. Nefsin isteklerinden helal olanları yapmaya izin veriyor. Haram olanlarına izin vermiyor.

Cenab-ı Hak kullarına iyilik için İslamiyet’i göndermiştir. Onun sınırını gözetmeyen, ona uymayan, mutlaka sıkıntıya düşer. Bu dinin aslı iman, ondan sonra bilmektir, ilimdir. İlim olursa sınır bilinir, o sınır aşılmazsa hem dünyada, hem de ahirette rahat edilir. O halde Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uygun yaşamak zorundayız.

[Fakat nefsimiz bu sınırları gözetmek istemiyor. Bu sınırların dışına çıkmak istiyor. Kendisine sınırları hatırlatanları sevmiyor, hatta onlara kızıyor. “Ben özgürüm, kimse beni sınırlandıramaz” diyor. Halbuki bu sınırları insanlar koymuyor, Allahü teala koyuyor. Haram ne demek? Allahü teala’nın yapılmasını yasakladığı şey demek. Peki yasak ne demek? Bir şeyin yasak edilmesi ne demektir? Yasak denilen bir şeyi yapmak ne anlama gelir? Düşünelim.

Nefsin bir özelliği de sınırın dışına çıkalım diyenleri çok sevmesidir. Başıboş olmak ister ve bunu teşvik edenleri de sever. Mesela günümüzde moda tabir olarak "çıkmak" diyorlar. Filanca falancayla çıkıyor, berikisi de diğeriyle "sevgili". Nereye çıkmak? Allahü teala'nın emirlerinin dışına çıkmak. Filanca falancayla beraber belki de Allahü teala'nın koyduğu kuralların, hududun dışına çıkıyor denmek isteniyor. Peki onları bu hududun dışına çıkaran ne? Olayın özünde, merkezinde her ne kadar söylenmese de aslında içgüdüler yani erkeklik-dişilik duyguları var. Bu duygular herkeste var fakat nefs bunları sınırın içinde yani helal dairesinde kullandırmak istemiyor. Helal dairesinin dışında yani sınırın dışında aramak istiyor. Cahil kalan insanların bu duygularını tahrik edecek ortam da mevcut. Allahü teala insanda erkeklik, dişilik özelliği yaratmış fakat bu özelliği kontrol edebilmemiz, yani hayvanlar gibi bu duygularla hareket etmememiz için hem akıl vermiş, hem de bazı kurallar, hudutlar yani sınırlar emretmiş ve bunun dışına çıkmayı yasak etmiş. Eğer insan kurallara, hudutlara uymazsa artık onu hayvanlardan ayıran, farklı kılan akıl nimetinin de bir özelliği kalmıyor çünkü alimlerimizin şehvet diye tarif ettikleri nefsani ve hayvani duygular kişinin aklını da esir ediyor, yani artık akıl da bunun için çalışır hale geliyor. Bu hududun dışına çıkma ister bilgisizlik nedeniyle olsun, ister çoğunluğa uymaktan ileri gelsin, ister çevresi bu hududun dışına iteklediği için olsun; netice aynı oluyor. İnsanın manevi yönü dediğimiz ruhu hastalanıyor, kalbi kararıyor, nefsi ise giderek kuvvetleniyor, azgınlaşıyor. Böyle bir kişi ise içgüdü dediğimiz ve hayvanlarda da ortak olan duygularıyla hareket etmeye başlıyor. İnsan ya Allah için hareket eder ya da farkında olsa da olmasa da nefsi için hareket eder. Allah için olan hareketler kalbi besler ve kuvvetlendirir. Nefs için olan hareketler de nefsi besler ve karşı konulamaz hale getirir.]

Dinde yapılması yasak edilenlerden, mümkin olduğu kadar sakınmalıdır. Allahü teâlânın râzı olmadığı şeyleri, öldürücü zehr bilmelidir. Kusûrlarını düşünüp, bunları yapdığına mahcûb olmalı, utanmalıdır. Pişmân olup üzülmelidir. Hiç günâh yapmamağa karâr vermelidir. [Bu üzülmeğe ve karâra (Tevbe etmek) denir. Günâhlarını afv etmesi için Allahü teâlâya yalvarmağa (İstigfâr etmek) denir.] Allahü teâlânın beğenmediği şeyleri utanmadan, sıkılmadan söyliyen ve yapan, Allahü teâlâya karşı durmuş, inâd etmiş olur. Bu inâdları, hemen hemen onları islâmiyyetden çıkarır.

Eshab-ı kiram efendilerimiz radıyallahü anhüm ve din büyüklerimiz bu sınırları son derece titizlikle gözetirdi ve bu sınırın dışına yanlışlıkla bile olsa çıkmayı zehir içmek gibi, hatta bundan daha tehlikeli görürlerdi.

Hazret-i Ebû Bekr radıyallahü anh, hizmetçisinin getirdiği sütü içti. Sonra helâlden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti (kustu). O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, "Yâ Rabbî! Elimden geleni yaptım. Mi'demde ve damarlarımda kalan zerrelerden sana sığınırım" diye yalvardı. Hazret-i Ömer radıyallahü anh da, Beyt-ül-mala âit zekât develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içtiği zaman, böyle yapmıştı. Abdullah bin Ömer radıyallahü anh buyuruyor ki, "Kanbur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça, kabul edilmez, fâidesi olmaz."

[İslam alimlerini tam takip eden dedelerimiz de sınırlara çok dikkat ederlerdi. Sınırın dışına çıkmak onlar için ölümden beter bir şeydi. Buna bir örnek olarak 1. Dünya Savaşı yıllarında “Tarihi Medine Müdafaasında” vuku bulan çekirge hadisesini anlatalım.

İngilizler tarafından kuşatılan Medine topraklarında Fahreddin Paşa ve emrindeki Osmanlı askerleri beldeyi kahramanca savunmuş ve 2 yılı aşkın bir süre kuşatma altında kalmışlardır. Ciddi derecede açlık baş göstermiş, açlığın etkisiyle vücut dirençleri düşen askerlerde öldürücü hastalıklar da zuhur etmeye başlamıştı. Bu sırada şehri çekirgeler istila etti. Bela gibi gözüken bu hadiseyi Paşa nimet olarak görmüş ve askerlerine çekirge yiyerek vücutları için gerekli kaloriyi almalarını istedi. Askerlerini bu hususta ikna etmek için 7 Haziran tarihli günlük emrinde şöyle diyor:

“Cenab-ı Peygamber aleyhissalatü vesselam, hadis-i şeriflerinde “Uhillet lenâ meyyitâni veddemâni” buyurmuşlardır. Manası; “İki ölü ve iki kanlı bize helal oldu” demektir. “İki ölü; çekirge ile balık, iki kanlı ise, karaciğer ve dalaktır.” İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin başının koparılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış ise de Hanefi ulemasının çekirgenin ölüsünü bile helal saydıkları ve hiçbir kayda tabi tutmadıkları “Tenvir-ül Ebsar” ve onu şerh eden diğer kitaplarda yazılmıştır.

Çekirge yemeği dört suretle hazırlanır… (diye devam ediyor).

Açlıktan ve hastalıktan perişan vaziyette olan askerlerimiz bu hallerine rağmen “çekirge helal midir, haram mıdır” endişesiyle yemiyorlar, komutanları da fıkıh kitaplarından deliller buluyor, onları ikna etmeye çalışıyor. “Aman askerlerim, bunu yiyebilirsiniz. Bu sınırın dışında değil, helal sınırının içinde. Gönlünüz rahat olsun” demek istiyor. Dedelerimiz dinin sınırlarına bu denli dikkat ediyorlardı. Peki ya onların torunlarının günümüzdeki hali nasıl, düşünelim. Helal olan bir şeyi yemeleri için fıkıh kitaplarından deliller getirilerek ikna edilen dedelerin torunları, aleni olarak haram olduğu bilinen şeyleri mesela içkiyi, uyuşturucuyu rahatlıkla içebiliyor. “Bunlar haram” desen, “ne olmuş, ben de biliyorum haram olduğunu” diyebiliyor. Nereden nereye! Düşünmeli ve sınırın dışına çıkmaya alışmanın nelere neden olduğunu anlamalı!]

İbrahim-i Ethem hazretleri buyuruyor ki:

1- Günah işleyeceksen, Allahü tealanın verdiği rızkı yeme! Rızkını yiyip de Ona isyan edilir mi?

2- Günah işleyeceğin zaman, mülkünden çık! Onun mülkünde Ona isyan edilir mi?

3- Günah işlerken Onun görmediği bir yerde işle! Onun mülkünde, rızkını yiyip, gördüğü yerde günah işlenir mi?

4- Can alıcı melek, ruhunu almaya gelince, bir müddet izin isteyebilir veya o meleği kovabilir misin? O zaman hemen tevbe et! Çünkü o melek ani gelir.

5- Mezarda, melekler, sual sorunca, (beni imtihan etmeyin) diyerek onları kovabilir misin? Öyle ise, şimdiden onlara cevap hazırla!

6- Kıyamette (Günahkârlar Cehenneme…) dendiği zaman, ben gitmem diyebilir misin?

Eshab-ı kiramdan Ebu Zer Gıfari hazretlerine, biri mektup yazarak nasihat ister. O da mektubun arkasına sadece, (En çok sevdiğine kötülük yapma!) diye yazıp gönderir. Adam bunun ne manaya geldiğini anlamaz ve bizzat huzuruna giderek bu sözün açıklamasını ister. Ebu Zer hazretleri buyurur ki: Kişinin en çok sevdiği, nefsidir, kendisidir. Kendisine yaptığı en büyük kötülük de günah işlemesidir. Çünkü günah ateştir, çok sevdiği bedenini yakar. Günahlardan sakınarak, çok sevdiğin o bedenini ateşte yanmaktan koru, böylece ona kötülük etme!

Hasan-ı Basri hazretlerine, kıtlıktan, fakirlikten, çocuğunun olmadığından şikâyette bulunuldu. Hepsine de istiğfar etmesini söyledi. Sebebi sorulunca, Kur’an-ı kerimden üç âyet-i kerime okudu. Meali şöyle:

(Çok affedici olan Rabbinize istiğfar edin ki, gökten bol yağmur indirsin; size, mal ve oğullarla yardım etsin, sizin için bahçeler, ırmaklar versin.) [Nuh 10–12]

Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O halde, dostlara, belalar, sıkıntılar çok gelirse günahları kalmaz. Ama tevbe, istiğfar edince de günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz. O halde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalı.

Kirâmen kâtibîn melekleri, yapılan her iyiliği ve her kötülüğü yazıyor. Sonra, âhirette önümüze koyacaklar. İyiliklerimize sevineceğiz, kötülüklerimize çok üzüleceğiz. (Keşke yapmasaydık) diye çok pişman olacağız. O pişmanlık zamanı bir gün mutlaka gelecek. Ama üç beş gün, ama beş on sene sonra... Hele yüz sene sonra, hiçbirimiz yokuz. Hepimiz ölüme mahkûm insanlarız.

En büyük üzüntümüz günahlarımızdır. Allahü teâlâya lâyık bir ibadet yapamıyoruz. Onun dinini iyi öğrenmemiz, İlmihâl’i iyi okumamız, okuduğumuza göre yaşamamız lazım. Hastayız, ilaç da var, ama ilaç rafta olduğu müddetçe, bu hastalık tedavi olur mu hiç? O ilacı doktor, içmemiz için verdi. Biz içmezsek, günahlarla hasta olan bu kalbimiz nasıl düzelecek? Sağlam kalb, haramdan nefret eder, günahtan titrer. Titremiyorsa çok kötüdür. (Keennel harâmü nârun) buyuruluyor. Haram ateştir demektir. Haram yemek, ateş yemektir. Ateş yenir mi? Elini harama uzatmakla ateşe uzatmak aynı şeydir. Allahü teâlâ çok merhametli olup, tevbe ve istiğfarları kabul ediyor. Ölünceye kadar tevbe kapısı açık. O hâlde istiğfar edeceğiz. (Yâ Rabbi Kur’an-ı kerimin, Peygamber efendimizin hürmetine, sevdiklerinin hatırı için bizi affet!) diye ağlayarak dua edeceğiz.

Her günahı çok tehlikeli görmelidir! Müminin alametlerinden biri de günahını çok tehlikeli görür. Hadis-i şerifte, (Mümin, günahını başucunda dağ gibi görür, hemen üzerine yıkılacağından korkar. Münafık ise burnuna konmuş sinek gibi görür, hemen uçacağını zanneder) buyuruldu. (Buhari)

Günümüzün tehlikeli zehri: Zina

İngiliz casusunun itirafları kitabında “Müslümanların kuvvetli noktalarını tahrip etmek için yapılacak işler” başlığı altında ikinci maddede şunlar yazıyor:

Şu dört şeyi, gizli açık yaymak lazımdır: İçki, kumar, zina ve domuz eti [ve spor kulüplerinin birbirleri ile kavgaları]. Bu işi yapmak için, İslam ülkelerinde yaşayan Hristiyan, Yahudi, Mecusi ve diğer gayrimüslimlerden azami derecede istifade etmek ve bu iş için çalışanlara Sömürgeler bakanlığının bütçesinden bol maaş bağlamak lazımdır. Spor, güreş ismi altında, avret mahalleri, edep yerleri açık kız ve oğlan resimleri yayınlayarak, gençleri fuhşa, eşcinselliğe, cinsi sapıklığa sürükleyeceğiz. İslam ahlakını bozunca, İslamiyet’i yok etmek kolay olur.

Belki de günümüz dünyasında gençliğin karşılaştığı en ciddi sorunların başında cinsellik sorunu gelmektedir. Bir taraftan günümüzde gençler daha erken yaşlarda ergenlik dönemine girerken, diğer taraftan da çeşitli nedenlerden dolayı evlilik yaşı daha geç yaşlarda gerçekleşmektedir. Özellikle günümüzde kitle iletişim araçları da çeşitli yollarla ergenlerdeki cinsel duyguları tahrik ederek bunu özendirmekte ve cinsel arzu ve istekleri tetiklemektedir.

Türkiye'de ilk kez 1985 yılında saptanan HIV enfeksiyonu (AIDS hastalığı), her yıl katlanarak artış göstermektedir.

Yapılan bazı araştırmalar son yıllarda ülkemizde sifilizin de (frengi) ciddi artışta olduğunu göstermektedir. Bir araştırmacının yaptığı çalışmada aile planlaması polikliniğine başvuran kadınlarda sifilizin %2,5 oranında belirlendiği belirtilmiştir.

Cevap Veremedi kitabında şöyle bildiriliyor: “Bugün devlet bütçelerinden milyarlarca lira harcıyarak yapılan AİDS tedavîsi araştırmaları netîcesiz kalmaktadır. Amerikada ve İngilterede zinâ o kadar yayılmıştır ki, üniversitelerde okuyan talebeler için, üniversite içinde doğum kilinikleri açılması istenilmektedir. AİDS insanlık âleminin, öyle bir korkulu rüyası olmuştur ki, hıristiyan Avrupadan seyahata çıkan turistler, AİDS’li olmadıklarına dâir rapor alıp, öyle çıkmaktadırlar. Allahü teâlânın hikmetinin büyüklüğüne bakınız ki, en fena ve en tehlikeli hastalıkları, islamiyetin dışındaki hareketlere müsallat kılmıştır.

Sifilizin eski adı “frengi” idi. Frengi demek Frenklerin yani gayrimüslimlerin hastalığı demekmiş, eskiler bu ismi vermiş çünkü Müslümanlarda görülen bir hastalık değilmiş.

93 harbine gözlemci olarak katılan ve Osman Paşa’nın ordusunda hizmet veren Avusturyalı Tabip Binbaşı Charles Ryan’ın savaş sırasında tuttuğu hatıra defterinde yer alan şu satırlar geçmişle günümüz gençliğini karşılaştırmak adına oldukça manidar:

“18 Temmuz Çarşamba 1877, saat 23.15 – Plevne…

Kesinlikle eminim… Daha önce Sırbistan’da, Osman Paşa’nın kumandası altında savaşırken gördüğüm askerden daha cesur bir askerin Avrupa kıtasında bulunmadığına…

Nice kahramanlıklarına şahit olduğum Türk askerinin muhteşem vücudunun ve gürbüz bünyesinin başlıca iki sebebi var: Birincisi, Türk eri asla alkole elini sürmez. İkincisi, Türk sosyal, aile hayatı ve kadınlar üzerinde mevcut şiddetli himaye ve vesayet… Bunlar, onları, başka Avrupa milletlerine tesir etmiş olan korkunç zührevî hastalıklardan, ahlaki yıkıntılardan korumuştur.

Yazar kitabında bir Türk Askerinin bir kahramanlığını şöyle anlatıyor: Niş’te Mehmed Ali Bey adında bir Türk binbaşısı tanıdım. Aleksinaç üzerine son Türk taarruzunda 7 Sırp’ı kılıcıyla öldürmüştü. Ben bütün hayatımda bu kadar muhteşem bir vücuda rastlamadım. Bu subay, son derece yakışıklılığından başka, insanı şaşırtan bir beden düzgünlüğüne ve kuvvetine sahipti. Ona tesadüfümden üç gün önce öyle bir kahramanlık göstermişti ki, Niş’te herkesin dilindeydi.

Başkumandan Abdülkerim Nadir Paşa, bir sabah cepheyi teftiş ederken, karşısındaki asi Sırp askerinden bir esir almak istemişti. Paşa’nın sözünü işiten Mehmed Ali Beyi atını ileri sürdü; başkumandanı selamlayarak bir esir almak için iznini istedi. Abdülkerim Paşa hayret ederek izni verdi.

Mehmed Ali Bey, tek söz söylemeksizin atını çark ettirip üzengileri hayvanın böğrüne saplayarak Türklerin önünden geçti ve en yakında bulunan Sırp ileri karakol erinin bulunduğu yere doğru atıldı.

Mehmed Ali Bey, Sırp hatlarına yaklaşırken, altı yedi tüfek patladı. Sırp ileri karakolları, onu at üzerinde vurup düşürmek ümidiyle ateş açmışlardı. Fakat atını zikzak ile süren Mehmed Ali Bey, dört nala ilerledi. Sırp nöbetçisi tüfeğini bu pervasız süvarinin üzerine boş yere boşalttı. Kurşunu bitince de içeriye doğru kaçmaya başladı.

Mehmed Ali Bey, Sırp erinin üzerine, serçeye hücum eden bir şahin gibi süzüldü ve eğerin üzerinden eğildi. Sırp’ı demir pençesiyle yakasından kavradı. Kendisini hiç sakınmadan herifi kaldırıp eğerinin üzerine, kendi önüne attı. Atının boynuna doğru eğilerek düşman kurşunlarından korunuyordu. Kurşun ıslıkları arasında dört nala geriye döndü. Şaşırıp kalmış esiri, Türklerin sevinç gösterileri arasında, başkumandanın önünde yere bıraktı.

Eskiden bu hastalığa frengi deniyordu çünkü frenklerin (gayrimüslimlerin) hastalığıydı. Şimdi böyle diyemeyip sifiliz, bel soğukluğu filan demeyi tercih ediyoruz çünkü artık toplumumuzda da maalesef Avrupa’dakine benzer şekilde bu tip hastalıklar görülmektedir. Nereden nereye!?

Bir menkıbe:

Vaktiyle meşhur Üsküdar yangınında, bir Paşanın kızı gece yangının korku ve telaşıyla evinden uzaklaşır. Gece çıkan yangın bütün mahalleyi sarar. Çok evler yanıp kül olur. Bu korku ile evinin yolunu kaybeden kızcağız, ne yapacağını şaşırır.O zamanlar şimdiki gibi elektrik yok.Her taraf karanlık, zindan gibi. Kızcağız, caminin yanındaki medreselerin birinde bir pencerede mum ışığı görür. Pencereden bakar ki, bir talebe kitap okuyor ders çalışıyor. Kızcağız nereye sığınsın? Her taraf zifiri karanlık. Can korkusu bu, hani " denize düşen yılana sarılır" derler. Kız, medresede bulunan bu talebenin bulunduğu yerin kapısını çalar.

Eski Talebeler Yani Öğrenciler böyleydi:

Medrese Talebesi kapıyı açar: Hayrola ne istiyorsun? der. Kız: Yangın korkusu ile evimizin yolunu kaybettim, bütün mahallemiz yanıp kül oldu. Evimizi karanlıkta bulamıyorum. Müsade ederseniz, sabah olup her taraf aydınlanıncaya kadar burada kalayım der. Talebe: Hay hay! Başım üzerinde yeriniz var der. Buyurun orada yatağım var uzanın, korkmuşsunuz, istirahat edin, dinlenin der.

Kız yangının verdiği korku ile hemen orada sedirin üzerinde uyuya kalır. 

Talebe de dersini çalışmaya devam eder. Fakat şeytan ve nefsi talebeye musallat olur. Ne duruyorsun? 20 senedir böyle fırsat ilk defa eline geçiyor, bak şu kızın güzelliğine der.

Talebe bir an düşünür ve hemen parmağını yanan mumun ateşine dayar, parmakları yanar. Talebe nasıl der, bir küçük mumun ateşine dayanamıyorsun, yarın cehennem ateşine nasıl dayanacaksın der. Bu hal sabaha kadar devam eder.

Ey kötü nefis! 20 senelik göz nurumu boşa gidermem. Bakasana bir mum ateşine dayanamıyorsun diye nefsi ile şeytanı yakar, yok eder.

Sabah olur. Kız uyanır, teşekkür ederek evine gider. Kızın anası babası telaş içinde, göz yaşı dökerek bu zamana kadar nerede olduğunu sorarlar.

Kız da, bir şeyinin olmadığını söyler ve olanları anlatır. 

Paşa gidip talebeye teşekkür eder, birazda para vermek ister. Ama talebe kabul etmez. Talebe şöyle der: Efendim ben bir şey yapmış değilim, ben zaten dersimi yapacaktım, kızınız da burada sabahın olmasını beklediler deyip kızın babasını geçiştirmek ister.

Fakat kızın babası bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez. Israrla talebeye sorar: Allah aşkına talebe! bana doğruyu söyle. Bütün parmakların sarılı neden? Niçin bu kadar acı ve ızdıraba katlanıyorsun? Bunları bana bir bir anlat der.

Talebe: 
Efendim benim sizin için yaptığım bir iyilik yok ki, bütün yaptıklarım kendi menfaatim içindir. Ben yirmi senedir köyümden buraya ilim tahsil etmek için geldim. Ana baba hasreti ile yanıyorum. Bu sene icazet alıp anama, babama döneceğim. 20 senedir nefsimi terbiye etmeye çalıştım. Nefsimin terbiye olduğunu zannediyordum. Bu gün gördüm ki, terbiye olmamış, onu terbiye için mum ışığının ateşine dayanabilir misin? dedim, dayanamadı. İşte elimdeki sargılar bundandır, der...

Zina çeşitleri (El zinası, ayak zinası…)

Günümüzde ilim azaldığı için zina denilince sadece o fiilin kendisi zannediliyor. Halbuki o çirkin fiile götüren başka işlerin de zina olduğu bildirilmiştir.

Kur'an-ı kerimde mealen, (Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın) buyuruluyor. (Enam 151) Buradaki (Yaklaşmayın) demek, (Zinaya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın!) demektir. Yabancı kadınlara bakmak gözü zayıflatır, kalbi karartır. Peygamber efendimiz, göz zinası hakkında buyuruyor ki:

(Yabancı kadına şehvetle bakmak göz zinasıdır, onu tutmak el zinasıdır, ona gitmek ise ayakların zinasıdır.) [Rıyâd-un-nâsihîn]

(Gözün zinası harama bakmak, dilin zinası fuhuş konuşmaktır.) [Buhârî]

(Bir kadın koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyabilecek bir topluluğun yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de göz zinası günahını yüklenir.) [Nesaî]

Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Kişinin başına demirden bir şişin batırılması, nikâh düşen bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.) [Taberani, Beyheki]

(Yabancı kadınla kucaklaşan, şeytanla beraber zincire vurulup ateşe atılır.) [Şir’a]

(Kadınlarla bir arada yalnız kalmaktan sakının! Allah’a yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, aralarına şeytan girer. Bir kimsenin çamurlu bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hafiftir.) [Taberani]

İmâm-ı Mâverdî hazretleri buyurdu ki:

"Zinanın iki sebebi vardır. İlki, gözü serbest bırakmak, ikincisi şehvetle bakmaktır. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali'ye buyurdu ki: "Yâ Ali, birinci bakışına ikincisini ilâve etme. Çünkü birincisi senin lehine, ikincisi ise aleyhinedir." Bu hadîs-i şerîfteki "Birinci bakışına ikincisini ilâve etme" sözünün iki anlamı vardır. Birincisi, gözün bakışına kalbinin bakışını da ilâve etme. İkincisi, sehven vâki olan ilk bakışına, bile bile olan ikinci bakışını ilâve etme. Hazret-i Îsâ (aleyhisselâm) "Sakın, bir bakıştan sonra bir daha bakma. Zîrâ ikinci bakış, kalbe şehvet tohumunu eker ve bu da belâ olarak sahibine yeter." Şehvet, akıllı olanları aldatır. Zekî olanlara haksızlık eder. Çirkin olanları güzel gösterir. Rezaletleri teşvik eder. Şehvet, bütün fenalıkların sebeb ve teşvikçisidir. Şehvet için Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte: "Dört haslet vardır ki, bunlara sahip olan, Cennet'i hak etmiş olur ve şeytanın şerrinden korunmuş olur. 1) Rağbet ve istek ânında nefsine hâkim olmak. 2) Korku ânında nefsine hâkim olmak. 3) Şehvet ânında nefsine hâkim olmak. 4) Öfke ânında nefsine hâkim olmak" buyurdu."

Hadis-i şerifte “Şehvet nazarı ile bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim Allah korkusu ile, onu terk eder, yâni şehvet gözü ile bakmazsa, Allahü teâlâ ona öyle bir imân nasib eder ki, zevkini kalbinde duyar." buyuruldu.

[Şöyle düşünen gençlerimiz olabiliyor: “Günümüz insanları her türlü ahlaksızlığı yapıyor, her türlü günahı işliyor. Ben bunların hiçbirini yapmıyorum. Sadece bir kızın elini tutuyorum. Şehvetle bakıyorsam da millet gibi değilim, daha ötesini yapmıyorum ki.” Bu şuna benziyor: “Millet füzeyle, makineli tüfekle ölüyor. Ben onlar gibi değilim ki. Ben sadece tabancayla ya da zehirli okla vuruluyorum.” Vurulduktan sonra netice aynı değil mi? Füzeyle de vurulsan ölüyorsun, tabancayla da vurulsan ölüyorsun, zehirli okla da vurulsan ölüyorsun. “Abi, millet siyanür içiyor, arsenik içiyor. Ben onlar gibi değilim, sadece zehirli mantar yiyorum.” demek mantıklı mı? Neticede hepsi de zehir değil mi? Onun için günahların öldürücü zehir olduğunu bilmeli ve hepsinden son derece sakınmalıdır.]

Ebû Hafs-ı Nişâbûrî hazretleri buyurdu: “Zehir ölümün habercisi olduğu gibi, günahlar da küfrün habercisidir.”

 “Günahlar gaflet getirir. Gaflet ise, kalbin katılaşmasına sebeb olur. Kalbin katılaşması, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır ve Allahü teâlâdan uzaklık ise, Cehenneme götürür.”

 “Câhil kimse, fazîletli işlere önem verir de, küçük bir günahtan sakınmaz. Halbuki günahlar, küçük bile olsa, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır.”

Sual: Günah işlemekten caydırıcı bir şey var mıdır?

CEVAP

Çok şey var. Ne yapılırsa yapılsın, her zaman (Allah beni görüyor) demeli. Her an gördüğünü unutmamalı. (Günah işleyene şaşılır, hâlbuki şahidi Allah’tır) buyuruluyor. Bir kimse, Allah'ın gördüğüne inanıyorsa nasıl günah işleyebilir? Namahreme bakmaktan kendini alıkoyamayan ve nasihat isteyen bir gence, büyük bir zat, (Sen ona bakarken Allah'ın da seni gördüğünü unutma!) buyurur. Bu söz ona çok tesir eder ve bir daha namahreme bakmaz. Bizi gören Allahü teâlâdan ve yaptıklarımızı yazan ve her an bizimle beraber olan iki omzumuzdaki meleklerden çok utanmalıyız. İki hadis-i şerif:

(Gece gündüz seninle beraber olan iki melekten, sâlih iki komşundan utandığın gibi utanıp günah işleme!) [Beyhekî]

(Allah'tan utanmak, insanlardan utanmaktan daha önemlidir.) [Tirmizî, Nesaî]

Günah kesindir

Sual: Yapılan sevabların günahları sileceğini öğrenince, günah işleme cesaretim arttı. (Sevablarım, günahlarımı siler, günahsız ölürüm) diye düşünüyorum. Yaptığım yanlış mı? Sevablar günahları silmez mi?

CEVAP

Evet, çok yanlıştır. Sevabların günahları sildiği doğrudur, ama bunu düşünerek günah işlenmez. Hangi günah olursa olsun, işlenince günah olarak kayda geçiyor. Sevaba gelince, kıldığımız namazların, tuttuğumuz oruçların ve diğer ibadetlerimizin kabul olduğu kesin değildir, ama günahlar kesindir.

 

Önemli bir husus da şudur:

Günah işleyenin ibadetleri sahih olursa da, kabul olmaz. Yani namaz kılıyorsak, namaz borcundan, oruç tutuyorsak, oruç borcundan kurtulmuş oluruz, ama ibadetlerimize sevab verilmediği için günahlarımızı silemez. (Ben namazımı da kılarım, gıybetimi de yaparım, içkimi de içerim, ikisi ayrı şeydir) demek yanlıştır. Namazın sevabı belki yazılmaz, ama gıybetin, içkinin günahı yazılır. Demek ki, günah kesin olarak yazılıyor, ibadetin sevabıysa, kesin değildir. Her günahtan kaçmalıyız ki, ibadetlerimizin sevablarına kavuşabilelim.

Günah günahı çeker

Sual: Anneme, (Saçlarımı açmam günahtır. Ben bu günahı işliyorum, kollarımı ve bacaklarımı da açsam ne olur ki) diyorum. Annem razı olmuyor. Hatta namazını kıl diyor. Ben de hiç günah işlemesem kılarım diyorum. Ha bir günah işlemişim ha üç günah, ne fark eder diyorum. Ben haklı değil miyim?

CEVAP

Günah işleyene sen haklısın denmez. Maalesef günümüzde ibadetlerde ya hep ya hiç mantığı var. Ya hep ya hiç imanda olur, günahlarda ve ibadetlerde olmaz. İmanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. Bazı ibadetleri yapamayana veya bazı günahlardan kaçamayana sen günahkârsın artık ibadete lüzum yok denmez. Günah küçük olsa da kaçmaya çalışmalıdır. Bir günaha alışan, ötekilerini de işlemek isteyebilir. Bir günah öteki günahları davet eder. Günah demek, isyan demektir. Akıllı olan, Rabbine isyan sayısını hiç artırır mı? Aksine azaltmaya çalışır.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Bütün günahlara tevbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tevbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tevbe etmek nasip olur. "Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı" buyuruldu. (2/66)

Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse, ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur. Çünkü Allah’tan korkarak bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. Hadis-i şerifte, (Ömründe bir defa Allah’ı anan veya Ondan korkan Müslüman, Cehennemden çıkar) buyuruldu. (Tirmizi)

Günahkâr biri bir ibadeti yapıyorsa, (Aman bunu bari bırakma) demeli! Bu ibadeti de yapmazsa, dinden tamamen uzaklaşabilir. Korkutmaktan çok, müjdeleyici olmak gerekir.

Bir menkıbe: Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım

Gencin biri Kâbe’de hep, Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Biri, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. O da anlatır:

7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada biri, (Şöyle bir torba bulan var mı?) diye bağırıyordu. Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.

Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.

Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki, (Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi.

O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alın dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler.

Ben o 30 bin altınla, işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar, çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim dediler. Ben de olur dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, bu nedir dedim. İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.

 

Kaynak: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, Mektubat, İngiliz Casusunun İtirafları, Cevap Veremedi, dinimizislam.com sitesi, İslam alimleri ansiklopedisi, Osmanlı tarihi ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Bizim Sahife Arşivi.