Ana dilde ibadet ve meal konusu
İbadet, Allahü teâlânın emrine itaattir. Yani dinimizin bildirdiği şekilde iman edip, farz, vacib, sünnet gibi emirlere uymak; küfür, haram, mekruh gibi dinimizin yasakladığı şeylerden sakınmaktır.
İnsanların Allahü teâlâya karşı kalb, dil ve bedenle yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine (İslamiyet) denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslamiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.
Dinimiz, ibadet dilinin Arapça olduğunu bildirmiştir. İbadetin geçerli olması için Arapça okumak şarttır, anlamak şart değildir. Anlamayıp öğrenmek için, nakli esas alan ilmihal kitapları okunur. Kur'an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz, hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin mânâlarını Resulullaha sual ederdi. Bir hadis-i şerif meali:
(Kur'an-ı kerim Allahü teâlânın metin [sağlam] ipidir. Mânâlarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]
Arabî lisanın dışında bir dille yapılan ibadet dinde reformdur. Dinin değişmesine bozulmasına sebep olur. Türkçe ezan olunca, Kürtçe ezan da olacak, Arnavutça ezan veya ibadet olacak ve Müslümanlar birlik ve beraberliğini kaybedeceklerdir. İsimlerimiz bile sevdiğimiz İslam büyüklerinin isimleri olunca Türk’ü, Boşnak’ı, Arab’ı, Arnavut’u vs. si hep kardeş oluyor. İsimleri de aynı çünkü. Din düşmanları tarafından kandırılmaları ırklara bölünmeleri zor oluyor. Bilmediğimiz birçok hikmeti de olabilir ancak biz hikmeti için değil, Allahü teala’nın emri olduğu için yapmalıyız, emir ne ise ona uymalıyız. Hiçbir İslam Alimi ibadetinizi kendi dilinize göre yapın dememiş. Birçok faklı ırktan milletten âlim çıkmış ama hepsi de Kur’an-ı kerimi orijinal hali ile okumuş, namazını Peygamber efendimiz gibi (sallallahu aleyhi ve sellem kılmış, diğer ibadetlerini de hep ona uyarak yapmışlardır.
Ayrıca ibadetlerde orijinal hali olan Arapçanın kullanılmış olması bütün Müslümanları birleştirmektedir. Ortak lisandır. Mesela hangi ülkeye giderseniz gidin ezan aynıdır ve bu ezanı duyan, orada bulunan başka memleketten biri, hemen burada müslümanlar var deyip diğerleri ile birlikte namaz kılar. Okunacak sureler de aynen okunduğu için bir farklılık ortaya çıkmaz ve Müslümanlar kardeşlik hususunda daha sıkı bağlanırlar. Her millet kendi lisanı ile okusaydı bölünmeler olacak din hızla değişecek ve farklılıklar belki de husumetler meydana getirecekti.
Çanakkale savaşına kafirlerle savaşacaksınız diye kandırılıp getirilen Hindistanlı Müslümanlar, bizim siperlerden ezan sesini duyunca aldatılmış olduğunu anlıyor ve “ene müslim, ente müslim” (ben Müslümanım, sen de Müslümansın) diyerek silahlarını atıp onlara doğru koşuyorlar ve birbirlerine sarılarak Türkler adına savaşmaya başlıyorlar. Eğer orada ezan yerine Türkçe bir şeyler söylenseydi böyle bir şey olamazdı.
Tarihimizde anadilde ibadetle ilgili bazı uygulamalar olmuştur. Anadilde ezan ve hutbe uygulaması 1932 yılında başlamış ve 16 Haziran 1950 tarihli 5665 sayılı kanunla, Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesinin değiştirilmesiyle kaldırılmıştır.
Anadilde ezan uygulaması kabul görmezken anadilde hutbe yaygınlık kazanmıştır. Anadilde ibadet, surelerin Türkçelerini okumak gibi konular ise günümüzde de çok konuşulmaktadır. Kur’an-ı kerim yerine bunun mealini okumayı savunanlara da medya da sıklıkla rastlamaktayız. Hatta bununla ilgili yarışmalar bile düzenlenmektedir.
Türkçe ibadet
Sual: 1940’dan 1950 yılına kadar müezzinlik yaptım. "Allahü ekber" yerine "Tanrı uludur" dedim. Ezanı da, kameti de hep Türkçe okudum. Namazımı da âyetlerin tercümesi ile kılıyorum. Dinimizde zorluk yoktur. Tanrı kimseye gücünün yetmediğini yüklemez. Bırakın her toplum, kendi dili ile ibadetini yapsın! Kimseyi zorla Arap yapamayız. İslamiyet’in şartı temizlik ve güzel ahlaktır, dil değildir. Hangi dille ibadet edersen et hiç sakıncası olmaz. Öyle değil mi?
CEVAP: Hayır öyle değildir. Namazda sureler ve dualar Arapça okununca sadece iftitah tekbiri (Allahü ekber) yerine (Tanrı uludur) dense veya başka bir şey söylense namazın yine sahih ve kabul olmayacağı bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır. Mesela Redd-ül-muhtarda açıkça yazılıdır. Hatta selamdan önce okunan duaları bile Arabi okumak şarttır. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şerifte olmayan duaları okumak bile namazı bozar. Arabiden başka herhangi bir dil ile namaz kılmanın sahih olmadığını bütün âlimler ittifakla bildirmişlerdir. (Hindiyye)
Biz, başka milletlerin milli marşlarını tercüme ederek söylesek, onlar da bizim istiklal marşımızın tercümesini söyleseler uygun görülmez. Her devletin kanununda bildirilen esaslara uymak gerektiği gibi, Allahü teâlâ da bize namazı nasıl kılmamızı emrediyorsa öyle kılmamız gerekir. Dinimizde kolaylık vardır. Fakat kolayına geldiği gibi dini değiştirmek yoktur.
Mesela sizin isminiz İsmet, günahsızlık, temizlik demektir. Bir kimse sizi, Arapça olan İsmet kelimesiyle değil de tercümesi olan temizlik kelimesi ile çağırsa, İsmet Bey yerine, Temizlik Bey dese ne dersiniz? Bir ismin bile tercümesini söylemek çok tuhaf olurken namazdaki sureleri Türkçe olarak okumak nasıl caiz olur?
Dinde, sizin veya bizim fikrimize itibar edilmez. Muteber din kitapları ne yazıyorsa ona bakılır. Allahü teâlânın emri olduğu için ibadet lisanı Arabidir. Dinin sahibi nasıl istemişse öyle yapılır. Başka türlü istemek dine aykırı olur. Kur'an-ı kerimin tercümesini Kur'an hükmünde tutmak ve namazda okumak asla caiz değildir. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, (Benim kitabım Arabidir, Kur'anı Arabi lisan ile indirdim) buyuruyor. O halde Allahü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve manaların toplamı Kur'andır. Kur'an-ı kerim Arabiye bile çevrilse, yine Kur'an olmaz. Kur'anın açıklaması olur. Manası bozulmadan da, bir harfi bile değişince, Kur'an olmaz.
Fetava-i fıkhiyye’de buyuruluyor ki:
(Kur'an-ı kerimi başka dile tercüme edip, Kur'an-ı kerim yerine bunu okumak ve Kur'an-ı kerimi Arabi harflerle, okunduğu gibi yazmak suretiyle değiştirmek bile sözbirliği ile haramdır. Kur'an-ı kerimi böyle yazarken ve başka dile tercüme ederken, Allah kelamının icazı bozulmakta, nazm-i ilahi değişmektedir. Bunun gibi sebeplerle de Kur'an-ı kerimin tercümesi namazda okunamaz.)
Namaz haricinde her milletin kendi diliyle dua etmesi caizdir. Vaaz ve nasihati kendi lisanıyla yapması gerekir. Din için yapılacak diğer bütün hizmetler de böyledir.
Diyanet işlerinin kararı
Diyanet işleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu’nun 4.12.1997 gün ve 103 sayılı kararı da özetle şöyle:
(Kur’andan kolayınıza geleni okuyun) âyetinde olduğu gibi, Peygamber efendimiz de namaz kılmayı tarif ederken, (Kur’andan hafızandakilerden kolayına geleni oku) buyurmuştur. Bu itibarla namazda Kur’an-ı kerim okumak; kitap, sünnet ve icma ile sabit bir farzdır. Kur’an, sadece mana olarak değil, Resulullahın kalbine elfazı [sözleri] ile indirilmiştir. Bu elfazdan başka lafızlarla ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü, indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana, Kur’an değildir. Kur’an kavramında sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Bunun için tercümesine Kur’an denilemeyeceği ve Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam âlimleri görüş birliği içindedir.
1926’da Göztepe camii imamı Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı kerimin tercümesini okuması üzerine, İstanbul müftülüğü, Diyanet işleri reisi Rıfat Börekçi’nin de imzası bulunan Müşavere heyeti kararında denmiştir ki:
“Namazda Kur’an okumak, icma ile farz ve Kur’anın herhangi bir tercümesini Kur’an yerine koymak asla caiz değildir. Bu husus İslam âlimlerinin icmaı ile sabittir. Bu bakımdan Cemal Efendi’nin vazifeden alınmasına zaruret hasıl olmuştur.”
İbadet dili Arapça’dır
Sual: Bir profesör, “Allah, her dili bilir, namazda Arapça okumak şart değil, Allah’tan hiçbir şey gizli değildir. O her şeyi görür. Onun için, insanlar yokken çıplak namaz kılmanın sakıncası olmaz” dedi. Bana da mantıklı geldiği için doğru mu diye sorma gereğini duydum.
CEVAP: Mantıkla din olsa, herkes kendine göre bir din meydana çıkarır. İnsan sayısı kadar din olur. Dinde nakil esastır. Nakil de selim olan akla aykırı değildir. Evet, Allahü teâlâ her dili bilir. Zaten bütün dilleri O yarattı. Fakat ibadet dilini Arapça olarak bildirdi. Onun emrine uymak şarttır.
Evet, Allah gizli olanları da bilir ve görür. Ama çıplak durmayı, çıplak ibadet etmeyi yasakladı. Namaz kılarken en güzel elbisemizi giymemizi emretti. Peygamber efendimiz de, yıkanırken bile örtünmemizi bildirerek buyuruyor ki:
(Avret yerlerinizi örtün! Yalnız iken de Allahü teâlâdan haya edin!) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ hayayı ve örtünmeyi sever. Öyle ise yıkanırken avret yerinizi örtün.) [Ebu Davud]
Dinimiz, ibadet dilinin Arapça olduğunu bildirmiştir. İbadetin geçerli olması için Arapça okumak şarttır, anlamak şart değildir. Anlamayıp öğrenmek için, nakli esas alan ilmihal kitapları okunur. Kur'an-ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz, hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin mânâlarını Resulullaha sual ederdi. Bir hadis-i şerif meali:
(Kur'an-ı kerim Allahü teâlânın metin [sağlam] ipidir. Mânâlarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]
Kur'an-ı kerimin, çok veciz olup, bitmez tükenmez mânâlarının bulunduğu, bütün mânâları bildirilse bile, yazmak için kâğıt ve mürekkep bulunamayacağı, Kur'an-ı kerimde de bildirilmektedir:
(De ki, Rabbimin [ilmini, hikmetini bildiren, hayrete düşüren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 10]
Demek ki, her Arapça bilen, Kur'an-ı kerimi anlayamaz. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Cenab-ı Hakk'ın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur'an-ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir. (İhya)
Namaz sûresini bilmeyen
Sual: (Yeni Müslüman olmuş, fakat Arapça olarak namaz sûrelerini bilmeyen bir Fransız, bir Alman veya bir Türk, namazı, sûrelerin ve duaların tercümelerini kendi diliyle öğrenip kılabilir) deniyor. İbadet dilini değiştirmek caiz olur mu?
CEVAP: Asla caiz olmaz. (Fetava-i fıkhiyye)
Çok kimse bilir ki, Kur’an-ı kerimi ezberlemek, kendi dilindeki bir kitabı ezberlemekten çok daha kolaydır. Sûre ve dua bilmeyen kimse, bunları bir kâğıda yazıp namaz kılarken karşısına koyar. Öğreninceye kadar böyle okuyarak namazını kılar.
İmam-ı a’zam hariç, İmameyn’e yani İmam-ı Muhammed’le İmam-ı Ebu Yusuf’a göre Mushaf’a veya kâğıda bakarak okumak, Ehl-i kitaba yani Yahudilere ve Hristiyanlara benzemek kastıyla olursa mekruh olur, fakat Ehl-i kitaba benzemek kastı olmadan okumak, mekruh da olmaz. (Dürr-ül-muhtar, Halebi, Mülteka, Hindiyye, Mecmua-i Zühdiye)
Hiç dua ve sûre bilmeyen kimse, buna göre, namazda kâğıda bakarak okuyabilir. Şâfiî mezhebinde ise, Mushaf’a veya yazılı kâğıda bakarak okumanın, zaten hiç mahzuru olmaz. Yeni Müslüman olanın veya hiç sûre ve dua bilmeyenin, hangi mezhepte olduğu da önemlidir. Kendi mezhebinde caiz olmayan şey, başka mezhepte caizse, o mezhebi taklit ederek o işi yapmakta mahzur olmaz.
Türkçe Kur'an yazılamaz mı?
Sual: İnciller, bütün dillere çevrilirken niçin Kur’an Arapça öğretilir ve ibadetlerde Arapça okunur? Her Türkün okuyabileceği Türkçe bir Kur’an yazmak günah mıdır?
CEVAP: Kur’an-ı kerimi, dili Arapça olanlar bile tam anlayamaz. Hatta ulemanın en büyükleri olan Eshab-ı kiram bile, âyetlerin manalarını Resulullaha sorarlardı. Bir hadis-i şerif meali:
(Kur’an, Allah’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz.) [İbni Mace]
Yusuf suresinin, (Biz Kur’anı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor:
Biz Kur’anı herhangi bir dil ile değil, en geniş, en açık, en âhenkli olan Arap dili ile indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu Kitabın ulviyetini, kendisinin bir şaheser, hükümlerinin, etkili sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini görürsünüz. Ey Araplar, Kur’an-ı kerim, sizin lisanınızla indi. Bugüne kadar birçok edebiyatçının, şairin sözünü dinlediniz. Hiçbirine benzemediğini, insan sözü olmadığını, ilahi bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.
Demek ki âyetteki anlamak, bunun ilahi kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkamını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıklaman için indirdik) mealindeki âyet-i kerimeye zıt olurdu. (Nahl 44)
Bugüne kadar gelen bütün edebiyatçılar, Kur’an-ı kerimin nazmına ve manasına aciz ve hayran kaldılar. Bir âyetin benzerini söyleyemediler. İcazı ve belagatı insan sözüne benzemiyor. Bir kelime çıkarılsa veya eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemiyor. Çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kağıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’anda bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali:
(De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 109, Beydavi]
Kur’an çok vecizdir. Çok kısa bir cümle içinde bir başka dile tek cümle ile aktarılamayacak kadar çok manalar bulunması özelliğinden dolayı asırlardır yüzlerce, meal ve tefsir yazılmış, hâlâ yazılmaya devam edilmektedir. Bugün Türkçe yazılmış yetmişe yakın meal vardır. Bunların hiçbirinin Kur’anın orijinal metninin taşıdığı ilahi mucizevi edebi niteliği taşıması mümkün değildir. Kur’an âyetlerindeki cümle ve kelimelerin birden çok manaya gelmesinden dolayı mealler birbirini tutmuyor. Bunun için bazı müellifler parantez içinde açıklama getirmektedir. Ama yine de tatminkâr olmaktan uzaktır. Kur’anın diğer kitaplardan önemli bir farkı da, onun bir edebiyat mucizesi olmasıdır. Hatta şiirde ve edebiyatta zirveye çıkan Mekkeli müşrikler, bu yüzden Kur’ana nazım dediler. Bu vasıftaki Kur’anın edebi kıymeti kaybolmadan hiçbir dile tercümesi mümkün değildir. Bunun için bizzat Kur’an meydan okuyor:
(Kulumuza [Resule] indirdiğimizden [Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23, 24]
(De ki: Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]
Müşrikler, mucize isteyince de buyuruldu ki:
(Kur’an gibi [eşsiz] bir kitabı sana indirmemiz, [mucize olarak] yetmez mi?) [Ankebut 51]
Kur’an-ı kerimi tercüme etmek
Sual: Kur’an-ı kerimi kelime kelime tercüme etmek mümkün mü?
CEVAP: Kur'an-ı kerimin tefsiri ve tevili ancak ehli olan âlimler tarafından yapılır. Fakat kelime kelime tercümesi mümkün olmaz. Tercüme ile murad-ı ilahi anlaşılamaz. Hadis-i şeriflerin de kelime kelime tercümesi çok zaman yanlış manalara gelir. Hatta bir dildeki deyim, terim ve atasözlerinin bile kelime kelime tercümesi çok yanlış olur.
Mesela Fransızca, De bonne guerre, kelime olarak, iyi savaştan demektir. Deyim olarak, kanunlara uygun demektir.
İngilizce, Rain cats and dogs = kedi köpek yağmak demektir. Deyim olarak sağanak halinde yağmur yağması demektir. Bir Gazetenin İngilizce bilen muhabiri, bu ifadeyi okuyunca, Amerika’ya kedi köpek yağdı diye haber vermişti. İngilizce’de bu hatayı yapan, Kur’an-ı kerimdeki ifadelerde ne çamlar devirmez ki.
Selefilerin Allah gökte demesi bu yüzdendir. Allahü teâlâyı eli gözü kulağı olan bir insan gibi düşünmeleri bu sebepledir. Arapça’daki deyimlere geçmeden önce Türkçe’deki deyimlere bakarsak konunun önemi iyi anlaşılır.
Mesela Göz boyamak tabirini kelime kelime yabancı bir dile çevirirsek, gözün üstüne boya sürmek gibi bir mana çıkar. Halbuki, Türkçe’de göz boyamak, aldatmak demektir. Göze girmek gözün içine girmek değil, takdir toplamak, itibar kazanmak demektir. Gözden düşmek de itibarını kaybetmek demektir. Eli açık deyiminde de, el ve açık kelimelerini kullanmadan, cömert anlamına gelen kelimelerle tercüme etmek gerekir. Türkçe’de hırsızlık yapana eli uzun derler. Arapça’da ise cömert demektir. Hazret-i Zeyneb binti Cahş, cömert ve marifetli idi. Peygamber efendimiz onun hakkında, (Bana en önce kavuşacak olanı, eli uzun [cömert] olanıdır) buyurmuştur.
Dünya kelimesi, Türkçe’de, yeryüzü manasından başka, fikir ve inanç bütünlüğü manasına İslam dünyası denir. Görüş manasına da gelir. Dünyaları ayrı iki insan gibi. Çok kalabalık manasına da, Dünyanın insanı gelmiş denir. Başka manaları da vardır. Bunlar dünya olarak başka dile nasıl tercüme edilir ki. Elbette açıklayarak çevrilir. Kur’an-ı kerimin böyle kelime kelime yapılan mealleri çok yanlıştır.
Dünya, Arapça’da alçak, mal gibi başka manalara da gelir. Üç örnek:
(Dünya [deni, alçak şeyler, haram ve mekruhlar] melundur.) [İbni Mace]
(Dünya [dünya malı] bana yaklaşmak istedi. "Benden uzaklaş" dedim. Giderken, "Sen benden kurtuldun ama, senden sonrakiler benden kurtulamaz" dedi.) [Bezzar]
(Cennet anaların ayakları altındadır) hadis-i şerifini, (Cennet, ananın rızası altındadır) şeklinde açıklamak gerekir. Ancak bu kadar bir açıklama da kâfi gelmez. Çünkü ana babanın gayrı meşru emirlerine de riayet edilmesi gerekeceği anlaşılır. Ayrıca bir çocuk, Müslüman olmasa; ama ana babasının rızasını alsa, Cennete gideceği de zannedilebilir. O halde hadis-i şerifi İslam âlimlerinin açıkladığı şekilde bildirmelidir. Yani, (Müslüman bir evlat, Müslüman ana babanın dine uygun emirlerine riayet edip rızalarını kazanırsa, Cenneti kazanır) demek gerekir.
(Eş-şeru tahtesseyf) ve (El Cennetü tahte zılalissüyuf) hadis-i şeriflerini kelime kelime tercüme edersek (İslam kılıç altındadır) ve (Cennet kılıçların gölgesi altındadır) demektir. İslam kılıcın altında ne demektir? Kılıç ile atom bombası, roket, radar, füze gibi her çeşit savaş araçları kastedilmektedir. Müslümanlar, ekonomide, teknolojide ileri seviyede olursa, dinlerini korumuş olurlar. Yani, İslamiyet, kılıç ve diğer araçların koruması altındadır. Amerika’nın, Rusya’nın tekniğini almak gerekir. O halde yukarıdaki hadis-i şeriflerin açıklaması şöyle olur:
(İslamiyet, kâfirlerdeki silahların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.)
Faideli Bilgiler kitabında buyuruluyor ki;
Hıristiyanlık dininde, akla uygun bir esâs kalmamış, hurâfeler, karmakarışık bir merâsim halini almıştır. Bundan başka, aynı dinde, hattâ aynı mezhepte bulunan hıristiyanlar, başka başka hükümetlerin idâresinde yaşamaktadır. Avrupa hükümetleri, bunun için, başka bir bağ aramışlardır. Böylece, Avrupada, din birliği ölmüş, milliyyet hissi doğmuştur. İslamiyet, ticaret, sanayi ve sosyal nizâmı da kurduğundan, milliyyet düşüncesini de içine almaktadır. Müslümanlar arasında ayrı milliyyetler kurmağa ihtiyaç kalmamıştır. Bunun içindir ki, bütün ilmihal kitaplarında, (Din ve millet, ikisi birdir) denilmektedir. Hattâ, Avrupalıların islam dinine karşı olan kuşkuları, bu dinin hemen her hükmünde ayrıca bir milliyyet hissi de bulunduğundan ileri geliyor denilse yeridir. Eğer müslümanlar, bölünmeseler, islamiyetin, milliyyeti temsîl etmesinden istifade ederek, yeryüzündeki sağlamlaşmamış birçok milliyyetlere galebe çalmanın yolunu bulurlar.
İslamiyetin milliyyeti temsîl etmesinde, lisân birliği de akla gelir ise de, beş vakit namazda okunan ezanların ve Kur’ânların bütün islam memleketlerinde arabi olması, bu berâberliği de temin etmektedir. Bunun içindir ki, islam düşmanları, bir milleti islamiyetten ayırmak, din birliğini yok etmek için, o milletin dilini, gramerini, alfabesini değiştirmeğe saldırmaktadırlar. Bir milletin dinine, imanına vurulacak en büyük darbe de, bu yoldan gelmektedir. Nitekim, Sicilya ve İspanya müslümanları böylece hıristiyan yapılmıştır. Ruslar da, Türkistândaki müslümanların dinlerini ve imanlarını yok etmek için bu keskin silâhla saldırmaktadırlar. Zindanları, elektrik fırınları, Sibirya sürgünleri ve topdan imha fâciaları, bu keskin silâh kadar te’sîr edememiştir. Celâl Nûri beğ (İttihad-ı İslam) adındaki kitabında müslümanlar için arabcayı, müşterek lisân olarak tavsiye etmektedir. Yavuz Sultan Selîm hân “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, bunun için çalışmıştı. Bunu temin etmek içindir ki, tarih boyunca bütün islam memleketlerinde din kitapları arabi olarak yazılmıştı. Arabi, bütün islam memleketlerinde bir din lisânı olmuştur. Cennette de, herkesin arabi konuşacağını, hadis-i şerifler haber vermektedir. Böyle düşünmek, her müslüman milleti arablaşdırmağı istemek zan edilmemelidir. Dünya devletleri arasında İngilizce ortak bir dil halini almaktadır. Buna hiçbir devlet, karşı koymuyor. Bugün ilim ve fen sahibi bir adamın, bir, hattâ birkaç yabancı dil öğrenmesi zaruret halini almıştır. Bir hadis-i şerifte, (Bir kavmin dilini öğrenen, onların zararlarından korunmuş olur) buyurulmaktadır. Bunun içindir ki, gençlerimizin arabi öğrendikleri gibi, Avrupa dillerinden de öğrenmeleri lazım ve faidelidir ve sevab kazandıran çok işlere sebep olabilir. Avrupalıların asırlardan beri bize yabancı gözü ile bakmalarını, milliyyet hissinden ziyâde, islam dinini bilmemelerinde aramak doğrudur.
Kur’an-ı kerimin manasını anlamak
Kur’an-ı kerimin manasını herkes anlıyamaz. Kelam-ı ilâhîden, murâd-ı ilâhîyi, yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Kur’ân-ı kerimi tefsir eden Odur. Doğru tefsir kitabı da, Onun hadis-i şerifleridir. Bu hadis-i şerifleri Eshab-ı kiram efendilerimiz anlamışlar ve Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitip öğrendiklerini, gençlere bildirmişlerdir. Tabiin ve tebe-i tabiin denilen din büyüklerinin içinde İmam-ı azam, İmam-ı Şafii hazretleri gibi büyük müctehid alimler yetişmiştir. Bu zatlar Eshab-ı kiram efendilerimizi görmüşler, Onların hayatlarına, her işte nasıl hareket ettiklerine, ibadetleri nasıl yaptıklarına şahit olmuşlar ve bunları kitaplarına yazmışlardır. Bu büyük zatların talebeleri bu kitapları daha da izah etmişler ve bizim gibi avam sınıfı insanların anlayabileceği şekilde ilmihal kitapları yazmışlardır.
Tam İlmihalde şöyle bildiriliyor:
Kur’ân-ı kerimin hakiki manasını anlamak, öğrenmek istiyen bir kimse, din âlimlerinin kelam ve fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır. Bu kitapların hepsi, Kur’ân-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden alınmış ve yazılmıştır. Kur’ân tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksatlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.
İbretlik bir örnek olarak Türkiye gazetesinde Rahim Er tarafından 03/09/2010 tarihinde kaleme alınan yazıda meşhur bir ateist olan Aziz Nesin’in nasıl bu noktaya geldiği şöyle anlatılıyor:
“…Marksist ve ateist yazarın bu basit hikâyesi bilinir ama şimdi bahsedeceğim tarafı pek bilinmez. Dini bütün bir dedenin torunu nasıl olmuş da böylesine dinsizleşmiş? İstanbul'da Antik Dekor adıyla kaliteli bir ihtisas dergisi çıkar. Derginin eski sayılarından birinde Aziz Nesin'le yapılmış hayli uzun bir mülakat vardır. Okuyunca şaşırdım. Komünistliği ve dinsizliğiyle meşhur bir kalem, meğerse hayatının çok önemli bir bölümünde dindarmış. Aziz Nesin, orada aynen şöyle demektedir: '35 yaşıma kadar hafızdım. O yaşımda bir tefsir okudum ve dinsiz oldum.' Bu hazin bilgi hem yazarın biyografisi ve hem de Tefsir/meal okumaya dair önemli bir vesikadır. Tefsir okunmaz mı? İlmi ve ehliyeti olan elbette okur. Dinin bir ilim üzerinde yükseldiği unutulmamalı. İlimde ise silsileyi meratip/hiyerarşi esastır. O hiyerarşi sonunda yetki sahibi olunur. Sona varmak dirsek çürütmekle mümkündür. Hiçbirimiz bir tıp profesörünün yazdığı kitabı alıp kansere dair yorumu için mütalaada bulunmuyoruz. Ama herkes tefsiri masasına açıp, hatta Kur'an-ı kerimi eline alıp hükümler çıkartmak istiyor. Bu ilmen mümkün değildir. Mümkün diyenin kafasının karışmaması çok zor. İnsan zihni, ancak öğrendiğini layıkıyla kavrayabilir. Onun da belki bir kısmını. Öğrenme üstadla, hocayla olur. Fatiha suresi için yerine göre 7 cild tefsir yazılmıştır. Teknik bir çalışma olan bilgisayar kitabını aklımız almıyor. Mesnevi'yi anlayamıyoruz. Süleymaniye Camiinin büyüklüğüne inanırız. Ama ondaki mimari ilmini izahta zavallı kalırız. Bir kimsenin yürürlükteki kanunlar hakkında hüküm verebilmesi için ilk, orta, lise, üniversite, staj şeklinde 20 seneye yakın okuması gerekiyor. Bu zamandan sonra o kimse, hakim olmakta. Buna rağmen verdiği karar Yargıtay'da bozulabiliyor. Çünkü ilahi, gayrı ilahi, bütün kanunlarda sebep, niyet, diğer maddelerle illiyet gibi unsurlar vardır. İslam âlimleri, toprak altında. Onlar Allah için yaşayıp yazdılar. Şimdilerde ortalık din bezirganı dolu.”
Tam İlmihalde şöyle bildirilmektedir:
Kur’ân-ı kerimin manasını anlıyabilmek için, ilm-i lügat, ilm-i metn-i lügat, ilm-i bedî’, ilm-i beyan, ilm-i me’ânî, ilm-i belagat, ilm-i üsûl-i tefsir gibi çeşitli ilimleri iyi öğrenmek, sarf, nahv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, âyet-i kerimelerin mana-yı zâhirîsi, mana-yı zımnîsi, mana-yı murâdîsi, mana-yı iltizâmîsini ve her âyet-i kerimenin, ne zaman, ne sebeple ve kimler için nazil olduğunu, âyet-i kerimelerin hangi hadis-i şeriflerle ve nasıl açıklandığını iyi bilmek lazımdır. Ancak, böyle bir islam âlimi Kur’ân-ı kerimi tefsir edebilir. Yani, kelam-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlıyabilir. Böyle bilgisi olmıyanların, Kur’ân-ı kerimden mana çıkarmağa kalkışması, ilk mekteb talebesinin üniversite kitabı okumasına, kimya deneyleri yapmağa kalkışmasına benzer. Böyle nice zavallının, deneylerde kurban gittiklerini gazetelerde çok okuduk. Bu ilimleri bilmeyenler, mevcut ve mu’teber tefsirlere başvurmalı, ilim sahiplerinin anlayıp yazdığı manaları, tefsirlerden anlamağa çalışmalıdır. Tefsir okuyabilmek ve anlıyabilmek için de, arabiyi ve âlet ilimlerini iyi bilmek lazımdır. Bizim gibi, bu ilimleri hiç bilmeyenler, tefsirden de birşey anlıyamayız. Lise ve bir fakülte diploması almış bulunduğumuza güvenerek, cahil olduğumuz tefsir ilmine dalmağa kalkışırsak, aldanır, helâk oluruz. Yüzme bilmeyen bir diplomalının denizde açılması gibi, cahilce, ahmakca davranmış oluruz.
Köylüye âid bir kanûnu, hükûmet, doğruca köylüye göndermez. Çünki, köylü okuyabilse bile, anlıyamaz. Bu kanûn önce, vâlîlere gönderilir. Vâlîler, iyi anlayıp, îzâhını ekliyerek, kaymakamlara, bunlar da dahâ açıklayarak, muhtârlara anlatır. Muhtâr, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtâr da, ancak, köylü dili ile, köylüye söyler. İşte, Kur’ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kanûn-ı rabbânîdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kullarına se’âdet yolunu göstermiş ve kendi kelâmını insanların en yükseğine göndermişdir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlar. Başka kimse, tâm anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, ana dili olarak arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, ba’zı âyetleri anlıyamaz, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” sorarlardı.
Meselâ Ömer “radıyallahü anh”, bir yerden geçerken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü anh” birşey anlatdığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömeri “radıyallahü anh” görünce, (Yâ Ömer, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim) dediler. Çünki, dâimâ, (Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!) buyururdu. Ömer “radıyallahü anh”, (Dün Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Kur’ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin ma’nâsını sormuş, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, ona anlatıyordu. Bir sâat dinledim, birşey anlıyamadım) dedi. Çünki, Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer “radıyallahü anhümâ”, o kadar yüksek idi ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu) buyurdu. Böyle yüksek olduğu hâlde ve arabîyi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlıyamadı. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekrin derecesi, ondan çok dahâ yüksekdi. Fekat, bu da, hattâ Cebrâîl “aleyhisselâm” dahî, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı. [(Hadîka)da, dil âfetlerini anlatırken buyuruyor ki, (... Resûlullahın, Kur’ân-ı kerîmin hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirdiğini imâm-ı Süyûtî haber vermekdedir).]
Peki, sahte din adamlarının iddia ettiği gibi, Kuran-ı kerimi herkesin anlaması mümkün müdür?
İnsanları meal okumaya özendirmek için kullanılan slogan “Dini kaynağından öğrenmelidir.” Ancak sıradan bir cümleden bile farklı anlamlar çıkartan insanların, cahil halleriyle Kuran-ı kerimi doğru anlamalarını beklemek tam bir ahmaklıktır. Kur’ân-ı kerîmi anlamak için, çalışıp, yıllarca dirsek çürütmek lazımdır. Derme çatma tercümeleri okuyanlar, Kur’ân-ı kerîmi mitolojik hikâyeler, lüzûmsuz, faydasız düşünceler, bayağı sözler sanır. Kur’ân’dan, İslâmdan soğuyup îmânını kaybedebilir. Nitekim;
1- Bir kadın, meal okuyunca, (Kur’anda kadınların örtünmesi emri yazılı olmadığı için, örtünmekten vazgeçtim) diyerek, başını açmıştır. Bu kadının Kur’an diye bahsettiği, yanlış bir tercümedir. (Kur’an-ı kerimde kadınların örtünmesi emredilmiyor) demek, Kur’an-ı kerime iftira olur. Bir âyet-i kerime meali:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, hımarlarını [başörtülerini] yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31] (Parantez içindekiler, Resulullah'ın ve onun vârisi olan âlimlerin açıklamasıdır.)
Peygamber efendimiz, Kur’an-ı kerimi açıklayarak buyuruyor ki:
(Kadının yüz ve iki eli hariç bütün bedeni avrettir.) [Ebu Davud]
Demek ki, açıklamasız, Kur’an-ı kerimi doğru anlamak mümkün değildir.
2- Bir genç, (Namazda okunan surelerin tercümelerine baktım, namazla hiç ilgisi yok, başka şeylerden bahsediyor. Ben de bunları bırakıp Türkçe dua okumaya başladım) demişti.
(Böyle sözler, ibadetlerin ne demek olduğunu anlamamış olmayı gösterir; çünkü namazı, insanın kendisi tertip etmemiştir. Namazın ve bütün ibadetlerin nasıl yapılacağını, yaparken neler okunacağını Allahü teâlâ Resulüne bildirmiştir. Peygamber efendimiz de, bunları, Eshabına bildirmiş ve kendi de yapmıştır. Din imamlarımız bunların hepsini Eshab-ı kiramdan görerek ve işiterek anlamışlar ve kitaplarına yazmışlardır. Bu derin âlimler bildiriyor ki, namazda okunacak Kur’anın, Allah kelamı olması lazımdır. Vazife, ancak böylece yapılmış olur. (F. Bilgiler))
3- Ölmüşleri için Yasin-i şerif okuyan bir genç, (Yasin’in tercümesini okuduktan sonra, bundan vazgeçtim. Çünkü Yasin suresinin ölülerle duayla bir ilgisi yok, tarihi olaylardan, kıyamette olacak şeylerden bahsediyor) demiş ve bundan sonra namazı da bırakmıştır.
Bu kimse, Kur’an tercümesi yerine İslam âlimlerinin kitaplarını okumuş olsaydı, Kur’an-ı kerimin her harfinin şifa ve dertlere deva olduğunu, bunu okumakla hâsıl olan sevabın ölülere ne kadar faydalı olacağını bilir, tarihi olaylardan bahsediyor demezdi.
Demek ki, gençlerin önüne Kur’ân tercemelerini sürerek, öztürkçe Kur’ân okuyunuz, yabancı dil olan arabca Kur’ânı okumayınız demek, müslimân yavrularının, şehîd evlâdlarının dinsiz yetişmesini istiyen islâm düşmanlarının, zındıkların yeni bir taktiği, hîlesi olsa gerekdir.
(Allah ne diyor?) diyerek meal okuyup hüküm çıkarmak çok zararlıdır. (Hayır, ben hüküm çıkarmak için değil de Kur’an’da ne var diye okuyorum) demek de yanlıştır. İnsan okuduğunun etkisinde kalır. Tercüme edenin fikrine esir olur. Kendi tercüme ediyorsa, kendi fikrinin esiri olur. Osmanlılar bunu bildiği için, hiç meal yazmamışlardır. Müslümanlar Kur’an-ı kerimde neler olduğunu âlimlerin ilmihâl kitaplarından öğrenmişlerdir. Osmanlıdan sonra gayrimüslimler, masonlar, bu işe önayak olmuş, sonra mezhepsizler meal yazmaya başlamış ve çok kimsenin sapıtmasına sebep olmuşlardır. Meal okumak, yüzme bilmeyenin, kendisini denize atması gibi tehlikelidir. Meal okuyup hüküm çıkarmak, rüzgâr ekip fırtına biçmeye benzer. Buna da üç örnek verelim:
1- Rahmetli Molla Sadreddin, çocuklarına, (Dini aslından, Kur’an’dan öğrenin) diye nasihat ederdi. Oğlu Ondokuzcu oldu, (Kur’an’dan başka şeyi kabul etmem) demeye başladı. Babası (Oğlum mürted oldu) diye dizlerini dövdüyse de, fayda vermedi.
2- Reformist Fazlurrahman’ın oğlu Hristiyanlığa geçip papaz olunca, babası tepki gösterip niye Hristiyan olduğunu sorar. Oğlu da, (Baba, Hristiyanların da Cennete gideceğini söyleyen sen değil miydin? İftihar edeceğin yere, tepki göstermeye ne hakkın var?) diyerek babasını susturur.
3- Yine bir yazar, Kur’andan kendi anladığına uyarak, (Hristiyanların mazlumları Cennete gidecek) dedi. Onun da çocukları ve ona tâbi olanların çoğu, (Hristiyanların hepsi mazlum) diyerek kiliseye gitmeye, âyinlere katılmaya, papazların da takva sahibi olduklarını söylemeye başlamışlar, haç çıkarmışlar, vaftiz olmuşlardır.
Bu acı örnekler gösteriyor ki, dinden taviz vermeye gelmiyor, elini veren kolunu alamıyor, dinini yıkmış oluyor.
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, (Fetâvâ-i fıkhiyye) kitâbının otuzyedinci sahîfesinde buyuruyor ki, (Kur’ân-ı kerîmi arabîden başka harf ile yazmak ve başka dile terceme edip, Kur’ân-ı kerîm yerine bunu okumak, sözbirliği ile harâmdır. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” Fâtihayı Îrânlılara fârisî harflerle yazmadı. Tercemesini de yazmadı. Fâtiha sûresinin fârisî tefsîrini yazdı.
Meal okuyup kafası karışanlara birkaç örnek
Sual: Arapça bilen bir arkadaş, (Allah da, bizim gibi unutur. Bu konuda Kur’an’da âyet vardır. Tevbe sûresinin 67. âyetinde münafıklar için söylenen, “Nesüllahe fe-nesiyehüm = Allah'ı unuttular, Allah da, onları unuttu” ifadesi sözümün delilidir) dedi. Kur’an’dan söylediği için bir şey diyemedim. Birkaç meale baktım, hepsi de (Allah unuttu) yazıyor. Allah unutmaktan münezzeh değil mi?
CEVAP: Elbette Allahü teâlâ, unutmaktan ve her türlü kusurdan münezzehtir. Meal okumanın zararlarından biri de budur. Âyet kelime kelime tercüme edilirse olacağı bu. Vehhâbîler de âyetin kelime mânâsına bakıp, böyle hatalara düşüyorlar. Onun için âyetlerin tercümesini yazmak çok yanlış olur. Tefsirlerde, o âyetin mânâsı şöyle bildiriliyor:
(Münafıklar, Allah'ın emrine uymadılar, inanmadılar. Allah da onları hidayetten mahrum etti.)
İmam-ı Kurtubî hazretleri buyuruyor ki:
Burada unutmak, terk etmek anlamındadır. Yani onlar, Allah’ın kendilerine verdiği emirleri terk ettiler, Allahü teâlânın emirlerini unutulmuş hâle getirdiler. Allahü teâlâ da, onları terk edip bıraktı, onları sevab ve mükâfatından, unutulmuşlar seviyesine düşürdü. Katade hazretleri, (Onları unuttu demek, hayırdan onları mahrum bıraktı demektir) buyurdu. (Cami-ul-ahkâm)
Başka Bir Örnek
Sual: Allah'ın da insan gibi el, yüz ve benzeri uzuvlarının olduğunu söyleyen bir arkadaş, (Mülk sûresinin ilk âyetinde Allah'ın eli olduğu bildiriliyor) dedi. Biz, Allah hiçbir varlığa benzemez olarak biliyorduk. Kur’anda (Allah'ın eli vardır) deniyor mu?
CEVAP: Hayır, hiçbir âyette, Allah'ın eli, yüzü var veya başka bir uzvu var denmiyor. Mülk sûresinin ilk âyetinde, (Mülk Allah'ın elindedir) buyuruluyor. Bu bir deyimdir. (Mülkün sahibi de, tasarrufu da Allah’a aittir) demektir. El ile hiç alakası yoktur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki:
Filan belde filan valinin elindedir denilince, hiç kimse o beldenin valinin avucunun içinde olduğunu anlamaz. Çünkü bir belde, elin içine alınmaz. O hâlde burada, istiare vardır. Valinin eli kesik bile olsa, yine aynı ifade kullanılır. (İlcam-ül Avam)
(Falanca dünyayı parmağıyla döndürür) demek de böyledir, parmakla ilgisi yoktur. (Her şey Allah'ın elinde) demek de böyledir. Yani her şey Onun kudreti altındadır. Kur'an-ı kerimde geçen diğer, el, yüz gibi ifadeler hep deyimdir, hakiki manâda değildir. (Allah'ın eli vardır) diyenler, (Müşebbihe) ve (Mücessime) denilen sapık fırkaların mensuplarıdır.
Başka Bir Örnek
Sual: Yunus suresinin 88. âyetinde piyasadaki bütün mealler şöyle diyor:
Musa Allah’a dedi ki: Ya Rabbi, Firavuna bu kadar malı insanları senin yolundan saptırması için mi verdin? Onları ve mallarını yok et.
Musa aleyhisselam Allahü teâlâya böyle der mi, onu böyle suçlar mı? Bu mealler yanlış değil mi?
CEVAP: Evet yanlıştır. Biz de piyasadaki çok meale baktık, hepsi de aşağı yukarı aynı şekilde yazıyor. Bu bakımdan açıklamasız olan meallere itimat edilmez. Tefsirlere bakmak gerekir. Biz de tefsirlere baktık. O şekildeki meal uygun değildir. Kurtubi tefsirinde diyor ki:
Liyudıllu kelimesinde ki lam harfinin çeşitli manaları vardır. Buradaki lam, sonucu, bildirir. Nitekim haberde geldi ki:
(Bir melek her gün şöyle seslenir: Sonunda ölmek üzere doğuyorsunuz, işlerinizi de sonunda harap olmak üzere bina ediyorsunuz.)
Âyette, Firavun ve adamlarının işlerinin sonu sapıklığa varacağı için, sanki verilen mallar, sapıtmaları için verilmiş gibi oluyor. (Senden yüz çevirdikleri halde onlara bu kadar mal mülk verdin, senin onlardan yüz çevirmenden de korkmadılar. Senin onlardan razı olmadığını anlayamadılar. Sapıklıklarına devam ettiler. Malı sapıtmamaları için verdin ama onlar sapıttılar, öyle ise sapıtmalarına sebep olan malları onların ellerinden al. Verdiğin mallarla onları bu yolda imtihan eyle) denmek isteniyor. Netice olarak âyetin meali şöyle oluyor:
(Musa aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi, Sen Firavun ve kavmine dünya hayatında göz kamaştıran zenginlik ve bol servet verdin. Bu kadar malı sanki sen, insanları senin yolundan saptırmaları için vermişsin gibi kötü yollarda kullanıyorlar. Onları ve mallarını yok et, kalblerini de şiddetle sık, elemli azabı görmedikçe [vahiyle bana bildirdiğin gibi] onlar iman etmezler.)
Yalnız arabca bilmekle, tefsir ve hadis anlaşılmaz. Arabca bilenleri, din alimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili arabca olan, arab edebiyatını iyi bilen, çok papaz var. Fakat, hiçbirinin İslamiyet'ten haberi yok. Çıkardıkları, 1956 baskılı (El-müncid) ismindeki lügat kitabında, İslam isimlerini, hatta Medinenin Baki mezarlığının ismini ve hatta, Resulullah efendimizin vefat tarihini bile yanlış yazmışlardır.
Kuran tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksatlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.
Meal-tercüme işininin cahil kalan gençlerimiz üzerinde ne gibi etkisi oluyor?
Olayı çarpıcı bir misalle anlatalım. Kur’an-ı kerimde Bekara suresi var ve en uzun sure. Siz “Bekara” kelimesini türkçeye tercüme ederseniz ve hiç izah etmezseniz, sığır veya inek olarak tercüme edersiniz. Peki dinini öğrenmek isteyen ve alt yapısı olmayan bir genç neler düşünür? Şeytan aklına değişik vesveseler getirir, niye sureye böyle bir isim verilmiş der. Halbuki bu sure-i celileye neden “Bekara” dendiği İslam alimlerinin eserlerinde geniş olarak izah edilmiştir. Dinimizislam.com sitesinde özet olarak şöyle deniyor:
Bekara, sığır, inek manasındadır.
Musa aleyhisselam zamanında Beni İsrail’den bir genç, kendisinden başka mirasçısı bulunmadığı halde, malına tamah ederek zengin amcasını öldürür. Ölüsünü de gizlice başka bir köye bırakır. Ertesi günü Hazret-i Musa’ya gidip, zengin şahsı bu köylülerin öldürdüğünü söylerler. Onlar da kendilerinin öldürmediğini söyleyince, Cenab-ı Hak, bir inek kesip bir parçası ile ölüye vurulursa, ölü dirilip katilin kim olduğunu söyleyeceğini Hazret-i Musa’ya bildirir.
Kavmi, böyle bir şeyin olamayacağını zannederek, Hazret-i Musa’ya, (Sen bizimle alay mı ediyorsun?) derler. O da, bir Peygamberin alay etmeyeceğini söyler ve (Cahillikten Allah’a sığınırım) buyurur.
Hazret-i Musa’ya kesilecek ineğin vasfını sorarlar. O da bildirir. Değeri üç altın etmesine rağmen, istenilen vasıflar bu inekte bulunduğu için, derisi dolu altın verilerek ineği satın alıp keserler.
Kesilen ineğin bir parçasını ölüye vurunca, ölü dirilip, (Beni öldüren yeğenimdir) der ve tekrar ölür. Köylüler katili yakalayıp öldürürler. Böylece iki köy arasındaki çekişme de sona erer. Bu husus, Bekara sûresinin 67-73. âyet-i kerimlerinde bildirilmektedir.
Son âyet-i kerimenin devamında mealen (İşte Allah ölüleri böyle diriltir, düşünüp de gerçeği anlamınız için size [kudretini, peygamberine verdiği mucizeleri] gösterir) buyurulmaktadır.
Firavunlar devrindeki Mısır’da, sığır mukaddes bir hayvandı. Şimdi Hindistan’da olduğu gibi ineğe tapılırdı. Allah’tan başka şeylere tapınılmayacağını göstermek ve böyle bâtıl inançları yıkmak gayesiyle bildirilen mucize gösterilmiştir.
Bekara sûresinde Hakla bâtıl anlatılmaktadır. Öküzle sürülen saban, toprağı yarıp ikiye ayırdığı gibi, Hakkı, bâtıldan ayırması bakımından da bu sûreye Bekara ismi verildiği bildirilmiştir.
Not: Konu duruma göre özetlenmeli veya ihtiyaca göre lüzumlu bölümler seçilerek faydalanılmalıdır.
Kaynaklar: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, Faideli Bilgiler, dinimizislam.com sitesi, Türkiye Gazetesi Rahim Er abinin yazısı.