Ölüme hazırlık ve kabir ziyareti
[Tam İlmihal üçüncü kısım elli beşinci maddede ölüm ve ölüme hazırlanmak hususunda şöyle buyuruluyor] İmanı olan ve aklı olan ve baliğ olan erkek ve kadınlara, (Mükellef) denir. Mükellef olanların, ölümü çok hatırlaması sünnettir. Çünkü, ölümü çok hatırlamak, emirlere sarılmağa ve günahlardan sakınmağa sebep olur. Haram işlemeğe cesâreti azaltır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız!). Tasavvufculardan bazıları, hergün bir kere hatırlamağı âdet edinmişti. Muhammed Behâeddîn-i Buhari “kuddise sirruh” hergün yirmi kere, kendini ölmüş, mezara konmuş düşünürdü.
Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmıyan bir işdir. Mevt, ruhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Ruhun, bedenden ayrılmasıdır. Mevt, insanın bir halden başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Sizler, ancak ebediyyet, sonsuzluk için yaratıldınız! Lakin bir evden, bir eve göç edersiniz!). Mevt, mümine hediyedir, nimettir. Günahı olanlara musîbettir. Fakirlere rahat, zenginlere azaptır. Akıl, Allahü teâlânın hediyesidir. Cehalet, doğru yoldan çıkmağa sebeptir. Zulüm, insanın çirkinliğidir. İbadet, gözün nuru olan, sevinc ve neş’edir. Allah korkusundan ağlamak, kalbin cilâsıdır. Kahkaha ile gülmek, kalbin zehridir. İnsan, ölümü istemez. Halbuki mevt, fitneden hayırlıdır. İnsan yaşamağı sever. Halbuki mevt, ona hayırlıdır. Salih olan mümin, mevt ile, dünyanın eziyet ve yorgunluğundan kurtulur. Zâlimlerin ölümü ile, memleketler ve kullar rahata kavuşur. Din düşmanlarından bir zâlimin ölümünde, hatıra gelen eski bir beyti buraya yazmak uygundur. Beyt:
Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur,
Yıkıldı gitdi cihandan, dayansın ehl-i kubûr.
Müminin ruhunun bedenden ayrılması, esirin habsden kurtulması gibidir. Mümin öldükten sonra, bu dünyaya geri gelmek istemez. Yalnız şehitler, dünyaya geri gelip, bir daha şehit olmak ister.
İslam alimleri buyuruyor ki:
Hayat hayâldir. Ömrümüzün geçen kısmı hayâl oldu. Her kemalin bir zevali, her yokuşun bir inişi, her ömrün bir sonu var. (Her nefis [her canlı, her insan] ölümü tadacaktır) mealindeki âyet-i kerimenin, âhiretin varlığına ve ölümden sonra hayatın devam ettiğine delil olarak yeterli olduğu bildirilmiştir. Tatmak, hayatın varlığını ve devam ettiğini gösterir. (Ölümü tadacaktır) deniyor, (Yok olacaktır) denmiyor.
Dünyanın bir hayal, bir rüya olduğunda şüphe yoktur, çünkü Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, (İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar) buyuruyor. İnsan rüyada çok zengin olabilir, yüksek mevki makam sahibi olabilir, çok işler yapabilir, ama uyanınca hepsi biter. Uyanınca, (Benim şu mallarım vardı, şöyle mevki makamım vardı) demesinin ne kıymeti olur? Bunun gibi, insanlar da ölünce, malı mülkü, serveti, evladı, hanımı, hepsi dünyada kalır. İnsanlar ölüp uyandıklarında, (Biz nereye geldik, burası neresidir? Bizim mallarımız, mevki makamlarımız vardı, eş dostlarımız vardı, nerde bunlar?) deseler de, hiç kıymeti olmayacak.
Bazı büyük zatlar da, (İnsanlar sarhoştur, ölünce ayılırlar) buyurmuşlardır. Yani sarhoşluk, ölünce biter. Mal sarhoşudur, rütbe sarhoşudur, mevki sarhoşudur, ama ölünce her şey biter. Gerçekler anlaşılır, ama iş işten geçmiş olur. Peygamber efendimiz, (Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz) buyuruyor.
İnsanlar, dünyaya meylettikçe sıkıntıdan kurtulamaz, çünkü dünya, sıkıntı kaynağıdır. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, mutlaka ahirete, ışığa dönmek lazımdır. Eğer insan ışığa dönerse, gölgesi arkada kalır ve peşinden gelir. Işığa arkasını çevirirse, karanlığa dönmüş olur, işleri karanlık olur, hiçbir zaman gölgesine de yetişemez. İnsan, yönünü dünyaya çevirirse insanlarla çarpışır, ahirete çevirirse insanlar onun gibi olmak için yarışır.
Halife Harun Reşid, bir gün Behlül Dânâ hazretleriyle görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Adamlarına onu bulup getirmelerini söyledi. Gidenler onu mezarlıkta uyur halde buldular. Uyandırdıklarında, (Siz ne yaptınız! Beni padişahlık makamından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım?) dedi. Görevliler gidip bu sözleri bildirince, Halife buna bir mânâ veremedi, huzuruna geldiğinde sordu:
- Ey Behlül! Bu ne iş? Sen hangi padişahlıktan indirildin?
- Rüyada ne güzel padişahtım. Saraylarım, ordularım vardı. Saltanat ve ihtişam içindeydim, lakin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum ben.
- İyi ama Behlül, rüyadaki padişahlığa itibar olur mu? Bak, gözünü açınca her şeyin bittiğini gördün.
- Benim padişahlığım gözümü açınca bitti, seninki gözünü kapatınca bitecek. Aradaki fark ne? Üstelik, ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapatınca, saltanatından olacaksın ve pişmanlığın başlayacak, sorgu suale çekileceksin. O halde söyler misin, hangimizin hükümdarlığına itibar edilir?
Harun Reşid söyleyecek söz bulamadı.
Bin kılıç darbesinden daha şiddetli olan ölüm acısını, herkes çekecek. Cenab-ı Hak, sevgili kullarına, bu acıyı duyurmayacak, onlara (Âb-ı Kevser) içirecek. Onlar, narkoz olmuş kişinin ameliyatta acı duymadığı gibi, ölürken acı duymayacak. Herkes imanına, ihlâsına, ibadetine göre, bu acıyı tadacak. Yani bazılarına ölüm, çok acı gelirken, bazılarına daha az acı gelecek, bazıları ise hiç duymayacak. Onun için, (Yâ Rabbi, bize şehit olarak ölmek nasip et!) diye dua etmeliyiz.
Şehitler de, ölümü tadar, ama onlara tatlı gelir. (Şehitlere ölü demeyin! Onlar bilmediğiniz bir hayatla yaşıyorlar) mealindeki âyet-i kerime ile övülen şehitler, Cenab-ı Hakk’a çok yalvarırlar, (Yâ Rabbi, bizi bir daha dünyaya gönder! Biz bir kere daha şehit olmak istiyoruz. Şehitliğin kıymetini, kavuştuğumuz büyük nimetleri dünyadakilere anlatalım) derler. Allahü teâlâ, (Benim takdirim öyle değildir, dünyaya geri dönemezsiniz, ama onların rüyasına girip içinde bulunduğunuz nimetleri anlatabilirsiniz) buyurur.
[Tam İlmihal üçüncü kısım elli beşinci maddenin devamında şöyle buyuruluyor]
Çabuk tükenen şeyin peşinde koşuyorsunuz. Sonsuz kalacak şeye bakmıyor, ondan kaçıyorsunuz! Bir kimsenin ölümünde hayr yok ise, hayatında da hayr yoktur. Allahü teâlâya kavuşdurduğu için, mevt sevilir. Sevdiğim adamın kalmasını da severim. Ölmesini de severim. Dost dosta kavuşmak istemez mi? Azrail “aleyhisselam”, İbrahim aleyhisselamdan ruhunu almak için izin istedikde, (Dost, dostun canını alır mı?) dedi. Allahü teâlâ, Azrail “aleyhisselam” ile haber gönderip, (Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı?) buyurunca, (Yâ Rabbî! Ruhumu hemen al!) diye dua eyledi.
Allahü teâlânın emirlerine uyan bir mümine, ölümden daha sevincli birşey olmaz. Allahü teâlâya kavuşmağı seven mümin, mevti ister. Mevt, dostu dosta kavuşduran bir köprüdür. Kavuşmak şevkı, büyük ve yüksek derecedir. Bu dereceye yükselen mümin, mevtin gecikmesini istemez. Rabbine iştiyâkından dolayı, Ona kavuşmağı, Onu görmeği sever. Cenneti seven ve ona hazırlanan insan mevti sever. Çünkü, mevt olmayınca, Cennete girilmez.
Bir kimsenin iman ile öleceği son nefesde belli olur. Bir insan, bu devlete kavuşunca, Allahü teâlânın ihsanları başlar. Bu anda, elbette sevinir. Saadet sahibi ol kimsedir ki, Azrail “aleyhisselam” gelip, (Korkma, Erhamürrâhimîne gidiyorsun. Asl vatanına kavuşuyorsun. Büyük devlete erişiyorsun!) der. Böyle kimseye, bundan daha şerefli bir gün yoktur. Bu dünya, bir konaktır. O cihana bakınca zindândır. Bu geçici varlık, bir görünüştür. Gölge gibi, yavaş yavaş çekilmekte, geçip gitmektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar). Dünya hayatı, rüya gibidir. Mevt uyandırıp, rüya bitecek, hakiki hayat başlıyacaktır. Müslümanın ölümü, hayattır. Hem de, sonsuz hayat!
Bir köylüye sen öleceksin demişler. O da, ölünce nereye giderim diye sormuş. Allahü teâlâya! cevabını alınca, hayrı ancak kendisinde bulduğumuz Rabbime kavuşduracak olan ölümden korkum kalmamıştır der.
Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh”, Azrail aleyhisselamı görünce: (Çabuk gel, canım çabuk gel. Beni Rabbime çabuk kavuşdur!) demiştir.
Cân vermek acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Fakat, ahiret azaplarının hepsinden daha hafîfdir. Mümin, ruhunu teslîm edeceği vakit, rahmet meleklerini, Cennet hurilerini görüp, onların zevkı ile, can verme acısını duymaz. Ruhu, tereyağından kıl çeker gibi, kolay çıkar. Nimetlere kavuşur.
İki türlü ölüm
İslam alimleri buyuruyor ki:
İki türlü ölüm vardır: Âni ölüm ve izinli ölüm.
Çok kibirli bir hükümdar, memleketini gezmek ister. Hizmetçilerine, (Elbiselerimi getirin!) diye emreder. Getirilen elbiselerden birini zor beğenir. (Bir at hazırlayın!) der. Getirilen atlardan birini zor beğenir. Sonra yanına adamlarını alarak halkın arasında gezmeye başlar. Atının üzerinde, gururundan başı yukarıdadır. Vatandaşlarla konuşmak, dertlerini dinlemek nerede, kibrinden yüzlerine bile bakmaz.
Bu arada nuranî yüzlü bir ihtiyar atın önüne geçer, dizginlerini tutar. Hükümdar çok sert bir şekilde, (Hangi cesaretle dizginleri tutuyorsun? Bırak dizginleri...) diye bağırır. İhtiyar hiç oralı olmaz, çok özel bir sırrı olduğunu söyler. Hükümdar, (Söyle bakalım nedir) der. İhtiyar, (Bu sırrı sadece sizin duymanız lazım, eğilirseniz kulağınıza söylerim) deyince, hükümdar başını eğer. Ona (Ben Azrail'im, canını almaya geldim) der. Hemen hükümdarın rengi kaçar, kekeler, (Ne olur az müsaade et de evime dönüp, çoluk çocuğumu bir defa daha göreyim) derse de, Azrail aleyhisselam, (Hayır! Sana, bir an bile müsaade yoktur!) der ve ruhunu alır.
Sonra bir köye varır, bir kapıyı çalar. Kapıyı açan delikanlı, (Buyurun efendim) der. Azrail aleyhisselam, (Babanızı ziyarete geldim, biraz görüşecektim) der.
Delikanlı, içeride Kur'an okuyan babasının yanına girer. (Babacığım) der demez, babası okumaya ara verir. Oğlu, (Kapıda bir ihtiyar var, sizinle görüşmek istiyor) der. Adam, (Oğlum, ben de zaten onu bekliyordum, hemen içeri al!) der. İhtiyar zat içeri girince, babası onu tanır. (Hoş geldin! Hazır bekliyordum, nerede kaldın?) demesi üzerine, Azrail aleyhisselam der ki:
- Emre uyarak şimdi geldim. Rabbim seni çok seviyor, nasıl istiyorsan senin ruhunu öyle almamı emretti.
- Şimdi namaza durayım, son rekâtta son secdedeyken ruhumu al! Rabbimin huzuruna secdedeyken gitmek istiyorum.
Adam kalkar, namaza durur ve son secdede o şekilde kalır, vefat edip doğru Cennete gider. Biri âni olarak öldü, diğeri izinli vefat etti. Biri dünya adamı, öteki Allah dostu.
[Tam İlmihal üçüncü kısım elli beşinci maddenin devamında şöyle buyuruluyor]
Her müslümanın, ölüme hazırlanması lazımdır. Bunun için de, tevbe etmelidir. Kul hakkı altında kalmamağa dikkat etmelidir. Yani, hakları sahiplerine verip halâllaşmalıdır. Allahü teâlânın haklarını da ödemek lazımdır. Bu hakların en mühimmi, islamın beş şartını yerine getirmektir. Namaz kılmıyan bir kimse, müslümanların hakkını da vermemiş oluyor. Çünkü, her namazda oturunca, (Ve alâ ibadillahissalihîn) diyerek müminlere dua etmek vazîfemizdir. Namaz kılmıyanlar, müminleri bu duadan mahrum bırakıyor. Hakları olan bu duayı yapmıyor.
Borçları ödiyerek, emanetleri sahiplerine vererek, ölüme hazırlanmak ve vasiyet yazmak vacibdir.
İslam alimleri buyuruyor ki;
Bütün sıkıntılar ölümü unutmaktan, hak ve hukuka riayet etmemekten yani dine uymamaktan ileri gelir.
(Bir gün bana bir arkadaş geldi. Hanımı ile hiç geçinemiyormuş. Evde her gün basit şeyler yüzünden tartışma oluyormuş, bıkmış bu tartışmalardan, artık ondan ayrılmak istiyordu. Bunların münakaşaları yüzünden iki taraf aileleri de birbirine girmiş. Hanımı bunun tarafına, bu da hanımının tarafına düşman vaziyette. Kanlı bıçaklı deniyor ya aynen öyle imişler. Yine bir gün perişan bir vaziyette geldi, hiçbir nasihat dinleyecek halde değildi. Ya Rabbi, ben buna ne diyeyim diye düşündüm. Sonra ona, “Ayrılsan da fark eden bir şey olmayacak, bir ay kadar ömrün kaldı, ne istiyorsan git yap” dedim. Bu sözü duyan arkadaş şok oldu, rengi attı, yine perişan bir durumda çıkıp gitti.
Sonra arkadaşlardan ve kendisinden dinlediğim için ne yaptığını anlatayım. Kapıdan çıkar çıkmaz özel kalemdeki arkadaşlarla helalleşmeye başlamış. Rastladığı herkesle helalleşiyormuş. Eve gidince kavgalı hanımına, (Hatun gel demiş, bunca zamandır seni üzdüm, sana iyi kocalık yapamadım, istediğini alamadım, hakkına riayet edemedim, ne olur beni affet, bana hakkını helal et) demiş. Tabii bunu ağlamaklı diyor, gerçekten diyor.
Hanımı bakmış, Allah Allah, bu adama ne oldu da böyle şeyler yapıyor, acımış ona, bey demiş, sen hakkını helal et, ben hep edepsizlik yaptım, seni çok üzdüm demiş. Başlamışlar ağlamaya, sarılıp ağlaşmışlar. Sonra adam, kavgalı olduğu kayınpederlerine gitmiş. Aynı şekilde onlardan ağlamaklı olarak özür dilemiş, size iyi evlatlık yapamadım, hizmet edemedim, ne olur beni affedin, hakkınızı helal edin demiş. Onlar da şaşırmışlar, yavrum demişler, sen hakkını helal et, biz büyüklük yapamadık, sizi hoş göremedik, sizin aranızı çok zaman biz bozduk. Sen bizi affet, hakkını helal et diyerek ağlaşmışlar. Sonra hanımı da bunun kavgalı olduğu annesine babasına gitmiş. Aynı şekilde o da onlardan özür dilemiş, size iyi gelinlik yapamadım, çok edepsizlik ettim, sizi çok üzdüm demiş, helallik istemiş. Onlar da aynı şekilde mahcup olup, asıl sen bizi affet hakkını helal et, biz büyüklük yapamadık, sizi çok üzdük demişler, sarılıp ağlaşmışlar. Evde ise her gün sanki Cennet hayatı yaşıyorlar. Karı koca birbirlerine hizmet ediyor, terlik vesaire getiriyorlarmış. Bir dedikleri iki olmuyormuş.
Ama arkadaş, benim sözümü hiç söylememiş. Bir ayın dolması için günleri sayıyormuş. Günler yaklaştıkça bunun iyiliği artıyormuş, geceleri ibadeti artıyormuş. Bunun iyiliği artınca hanımının da ve ailelerin de iyiliği artıyormuş. Derken bir ay dolmuş. Ha bugün öleceğim derken, nedense ölmemiş. Kesin bir ay denmedi, bir ay kadar dendi, belki birkaç gün daha var diye düşünmüş. Birkaç gün daha beklemiş, yine ölmemiş. Sonra yanıma geldi, odadan içeri girince, (Efendim ben ölmedim) dedi. Ne ölmesi dedim. Efendim siz bana demiştiniz ki bir ay kadar ömrün kaldı, o bir ay doldu ama ben ölmedim. Kardeşim, ben senin ne zaman öleceğini bilemem, ama şunu biliyorum, ölüm var, bir gün elbette öleceksin. Ölecek adam kavga niza ile hayatını zehir etmez. Şu andaki hayatından memnun musun dedim. Evet hiç tartışmamız olmuyor dedi. Haydi böyle devam edin dedim. İki çocukları oldu, gül gibi geçinip gidiyorlar. Bütün mesele ölümü unutmamak. Ölümü unutunca ne oluyor, unutmayınca ne oluyor bu açık bir örnek.)
Neyi bekliyorsunuz?
Mübarek bir zat, bir Müslümana ait kabrin önünde durup, talebelerine sorar:
—Bu kabirdeki kişi, tekrar dünyaya gelse sizce ne ile uğraşır, ne yapar?
Talebenin biri der ki:
—Elbette sürekli namaz kılar.
Diğer bir talebe de der ki:
—Devamlı oruç tutar.
Bir diğeri de der ki:
—Cihat eder, emri maruf yapar.
Velhasıl talebeler faydalı bütün işleri sayarlar. O zat buyurur ki:
—Bu mezarda yatan kişinin dünyaya tekrar gelip gelemeyeceği şüphelidir. Ama sizin oraya gideceğiniz kesindir; yani siz de onun gibi öleceksiniz. O halde neden şimdi bu söylediklerinizi yapmıyorsunuz? Neyi bekliyorsunuz? Onun kaybettiği fırsatı, siz bir ganimet bilmelisiniz yarına bırakmadan bu faydalı işlerle uğraşmalısınız.
Kendini hesaba çekmek
Sual: Peygamber efendimiz, (Ölmeden önce ölün, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin) buyuruyor. Kendimizi hesaba nasıl çekeriz?
CEVAP
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kıyamet günü terazi kurarız. O gün, hiç kimseye zulmedilmez. Herkesin, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğü meydana çıkarıp, teraziye koyarız. Herkesin hesabını yapmaya yetişiriz.) [Enbiya 47]
Peygamber efendimiz de buyurdu ki:
(Akıllı kimse, günü dörde ayırır, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir işte çalışıp, helal para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubahlarla kendini eğlendirir, haramlardan kaçar.) [İ.Gazali]
Hadis-i şerifte buyuruldu ki;
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1- Ömrünü nasıl geçirdi?
2- İlmi ile nasıl amel etti?
3- Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı?
4- Bedenini nerede yordu?) [Tirmizi]
Hesaba çekilmeden evvel bu suallerin cevaplarına şimdiden hazırlanmamız lazımdır.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Evliyanın çoğu her gece, yatacağı zaman, o gün yapmış olduğu işlerini, sözlerini, hareketlerini, hareketsizliklerini, düşüncelerini, her birinin niçin olduğunu anlarlar. Kusurlarını ve günahlarını temizlemek için, tevbe ve istiğfar ederler. Allahü teâlâya boyun bükerler, yalvarırlar. İbadetlerini ve iyiliklerini de, Allahü teâlânın hatırlatması ile ve kuvvet vermesi ile olduğunu bilirler. Bunun için, Hak teâlâya hamd ve şükür ederler.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri, kendini böyle muhasebe edenlerden biri idi. (Ben kendimi hesaba çekmekte, Meşayıh-ı kiramın hepsinden ileri gittim. Niyetlerimi, düşüncelerimi de hesaba kattım) buyururdu.
Her gece yatarken yüz defa (Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber) okuyan kimse, yüz defa tesbih, tahmid ve tekbir söylemiş olur. Böylece, muhasebe yapmış, kendini hesaba çekmiş sayılır. [Tesbih sübhanallah, tahmid elhamdülillah, tekbir de Allahü ekber demektir.]
Sorgusuz sualsiz Cennete gitmek
Ahirette hesaba çekilen herkes sıkıntı görür. Onun için sorgusuz sualsiz Cennete girmeye çalışmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette hesaba çekilen, helak olmuştur.) [Buhari]
(Hesaba çekilen azap görmüş olur.) [Bezzar]
Ancak hesabı çok kolay geçenler de olacaktır. Mesela (Sen falanca mısın?) diye sorulacak, sonra bekletmeden Cennete konacaktır. Mesela Hazret-i Osman bunlardan biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Osman’ın şefaati ile Cehennemlik olan 70 bin kişi, sorgusuz sualsiz Cennete girer.) [İbni Asakir]
(Kıyamette hesaba çekilirken, üç defa "Allah’tan alacağı olanlar, kalksın ve Cennete girsin" diye ses duyulur. Oradakiler, "Allah’tan alacaklı olan da olur mu ki?" derler. "İnsanları affedenlerdir" denir. Bunlar, kalkıp hemen sorgusuz sualsiz Cennete girerler.) [Taberani]
(Hacca giderken veya gelirken ölenin, bütün günahları affolur. O kimse, hesaba çekilmeden ve azap görmeden Cennete girer.) [İsfehani]
(Sabırlı ve ihlaslı olanlar, hesaba çekilmeden Cennete girer.) [Taberani]
(Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, hesaba çekilmeden Cennete girer.) [İbni Hibban]
(Din kardeşinin bir işini yapmak için gidenin, her adımında 70 günahı affedilir ve ona 70 sevap verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz sualsiz Cennete girer.) [İ.Ebiddünya]
(Ümmetim üç sınıftır. Bir kısmı sorgusuz sualsiz Cennete girer. Bir kısmı hafif hesaba çekilerek girer. Bir kısmı da günahlardan temizlenerek girer.) [Taberani]
Suda boğularak ölen şehitlerin kul borçları da affedilir. Hak sahipleri, bu şehitten haklarını istedikleri zaman, Allahü teâlâ, (Ondaki haklarınızı benden isteyin) buyuracak, hak sahiplerine alacaklarını fazla fazla verecektir. Şehit de, sorgusuz sualsiz Cennete girecektir.
Cennete sorgusuz sualsiz giren fazilet sahiplerine, sizin ameliniz ne idi diye sorulduğunda, (Dünyada bize yapılan hakarete ve zulme sabreder ve bunları affederdik) derler.
[Tam İlmihal birinci kısım kırk altıncı maddede buyuruluyor ki]
Cehennemden kurtulmak istiyen, helal ve haramları iyi öğrenmeli, helal kazanıp, haramdan kaçınmalıdır. İslamiyetin sahibinin yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. İslamiyetin hudûdunu aşmamalıdır. Gaflet uykusu ne zamana kadar sürecek, kulaklardan pamuk ne vakit atılacak? Ecel gelince, insanı uyandıracaklar, gözleri kulakları açacaklar. Fakat, o zaman pişmânlık işe yaramıyacak. Rezîl olmaktan başka, ele birşey geçmiyecektir. Hepimize ölüm yaklaşıyor. Ahiretin çeşit çeşit azapları, insanları bekliyor. İnsan öldüğü zaman, kıyameti kopmuş demektir. Ölüm uyandırmadan ve iş işden geçmeden önce uyanalım! Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğrenip, şu birkaç günlük ömrümüzü, bunlara uygun geçirelim. Kendimizi ahiretin çeşitli azaplarından kurtaralım! Tahrîm suresi altıncı âyetinde mealen, (Ey iman edenler, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu öyle bir ateşten koruyun ki, onun tutuşdurucusu insanlarla taşlardır) buyuruldu.
İmanı, itikadı düzelttikten ve islamiyete uygun ibadetleri yaptıktan sonra, vakitleri, kalbi temizlemek ile mamur etmek lazımdır. Allahü teâlâyı hatırlamadan, bir ân geçirmemelidir. Vücûd, eller, ayaklar dünya işleri ile uğraşırken, kalb hep Allahü teâlâ ile olmalı, Onu hatırlamakla lezzet duymalıdır.
Kabir ziyareti
[Tam İlmihal üçüncü kısım elli dokuzuncu maddede buyuruluyor ki]
İmam-ı Birgivî “rahmetullahi aleyh” (Etfâl-ül müslimîn) kitabında buyuruyor ki, müslümanların kabirlerini ziyâret etmek sünnettir. (İhyâ-ül-ulûm)de diyor ki, (Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyâret etmek ve Salihlerin, Velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehabdır). İbret almak için, meyyitin çürüdüğü, yanaklarının, dudaklarının döküldüğü, ağzından pis sular aktığı, karnının şişip patladığı, içine kurtların, böceklerin dolduğu düşünülür. Hâtim-i Esâm diyor ki, (Kabristândan geçen kimse, onları düşünmezse ve dua etmezse, kendine ve onlara hıyanet etmiş olur).
Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Bir kimse, tanıdığının kabri yanından geçerken selam verirse, meyyit bunu tanır ve selamına cevap verir). Abdullah ibni Ömer “radıyallahü anh”, bunun için, bir kabir yanından geçerken durup selam verirdi. Nâfi’ diyor ki, Abdullah ibni Ömer, Resulullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabri yanına gelir, (Esselamü alennebiyy, esselamü alâ Ebî Bekr, esselamü alâ Ebî) derdi. Böyle söylediğini yüzden fazla gördüm. İmam-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (İhyâ) kitabında buyuruyor ki, (Kabir ziyâret ederken, kıbleyi arkada bırakıp, meyyitin yüzüne karşı oturup selam vermek müstehabdır. Kabre el, yüz sürülmez, öpülmez). Kıbleyi arkada bırakıp, ayak tarafında, ayakta durmak efdaldir (İbni Abidin). Hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Bir kimse, kabristândan geçerken, onbir kere İhlâs suresi okuyup sevabını meyyitlere hediye ederse, kendisine ölüler adedince sevab verilir). Ahmed bin Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki, (Kabristâna girince, Fatiha, Kul-euzüler ve İhlâs surelerini okuyunuz! Sevabını meyyitlere gönderiniz! Sevabı hepsine vâsıl olur.)
[Tam İlmihal üçüncü kısım altmışıncı maddede buyuruluyor ki]
Bir insan, kuvvetli, olgun ve te’sîri çok olan bir zâtın mezarı yanında durup, o toprağı ve o zâtın bedenini düşünse, o zâtın ruhunun, bedenine ve dolayısı ile, o toprağa bağlılığı olduğundan, bu iki ruh karşılaşır. Gelen insanın ruhu, o zâtın ruhundan çok şeyler edinir ve güzelleşir, olgunlaşır. İşte bu faideden dolayı, kabir ziyâretine izin verilmiştir. Bundan başka sebepler de yok değildir. İmam-ı Fahreddîn-i Râzî “rahmetullahi aleyh”, (Metâlib-i âliyye) ve (Zâd-ı Me’âd) kitaplarında diyor ki, (Gelen insanın ruhu ile, Kabirdeki zâtın ruhu, birer ayna gibidir. Birbirinin karşısına gelince, herbirinin ışığı, ötekinde aks eder, yansır. Gelen kimse, o toprağa bakıp, Hak teâlânın büyüklüğünü, öldürmesini, diriltmesini düşünüp, kaza ve kaderine râzı olup, nefsi kırılırsa, ruhunda marifet, feyz hâsıl olur. Bunlar, o zâtın ruhuna sirâyet eder. Bunun gibi, o zât, öldükten sonra, ruh âleminden ve rahmet-i ilâhîden ona gelmiş olan ilimler, kuvvetli eserler, onun ruhundan, gelen insanın ruhuna sirâyet eder, geçer.)
Kaynak: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, Mektubat-ı şerif, dinimizislam.com sitesi.